Bırak Fatmagül'ü asıl bizim suçumuz ne?
30 Ekim 2010

Yağmurun ıslattığı sokaklar bomboş. Kaldırımlardaki son bir-iki kişi de hızla kendini evine atmaya çalışıyor. Sıcak evlerde ise televizyon ekranlarında dizi seyrediyor insanlar: Fatmagül’ün suçu ne? Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamaya hazırlanırken en çok düşündüğüm soru bu, ya bizim suçumuz ne? Bırak şimdi Fatmagül’ü, biz nerede yanlış yaptık, hatamız ne, ne oldu da cumhuriyeti benimsetemedik? “Evrensel değerler” dedik, “sosyal hukuk devleti, demokrasi, laiklik, eşitlik”... “Güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı. Özgür medya, özgür üniversite”... Neresi yanlıştı bunların? Kadınlara eşitlik verildi; seçme-seçilme hakkı.
[[HAFTAYA]]
Lafta kaldı. Eğitim hakkı. Çoğu kullanamadı. Aile ve çevre baskısı, yoksulluk. Kullandırılmadı. Kadınerkek eşitliği sağlanamadığı gibi bölgesel eşitlik de sağlanamadı. Gelir dağılımı dengesi de. Demokrasi tam olamadı. Yine de kadınların “Özgürlük istiyoruz” diye ortaya çıkıp bununla sadece örtünmeyi kastetmeleri çelişki değil mi? 80 küsur yıl sonra gelip tıkanacağımız yer kadının başını örtmek istemesi mi olacaktı? Daha doğrusu, başörtüsünün altına saklanan laik düzeni reddediş?.. Cumhuriyet kurulduktan sonra yapılan aydınlanma devrimlerinde kıyafet önemli yer tutar. Yoktan çağdaş bir ülke yaratmayı hedefleyen Mustafa Kemal’in Batı’yı örnek alan değişiklikleri birbiri ardına uygulamaya koyması, o dönemde şimdiki kadar tepki görmemiş. Oluruna bıraksaydı moda daha yavaş ama daha mı kolay hallederdi? O dönemin fotoğraflarında dikkati çeken, kıyafetlerin daha sınıfsal olduğudur. Sarayda kadınlar şimdiki muhafazakâr kadınlarla kıyaslanmayacak kadar süslü ve açık giyinirmiş. Yoksullar daha kapalı.
Askerlerin üniformaları şık. Padişahların o günkü giysilerini bugün Bülent Ersoy giyse şaşarız! Asıl mesele ise çok başka. ‘Cumhuriyet Bayramı’na kim gidecek, kim gitmeyecek’ tartışmasıyla oyalanırken hükümet muhaliflerinin, karşı çıkan, eleştirenlerin başına gelenleri hiç bir hukuk devletinde açıklamaya imkan yok.

Her an herşey olabilir
Başına gelene kadar kimsenin farketmediği bir tehlike bu. Birden eviniz basılabilir, bilgisayar ve CD’lerinize elkonabilir, içinde inanılmaz deliller bulunabilir. Tutuklanır, önünüze konulan telefon dinleme kayıtları karşısında şaşkına dönebilirsiniz! Suçsuzluğunuzu kanıtlamak için de uğraşıp durur, hapislerde beden ve ruh sağlığınızı yitirirsiniz! Biri kalkmış, “Bu son kutladığımız Cumhuriyet Bayramı olacak” diye yazmış. Belki de kutlanacak çok fazla şey kalmadığını düşünüyordur!

Sol elle yazılan kitap
Mustafa Balbay
, 600 günü aşkın tutukluluğunda direnişin yolunu yazmakta bulmuş. Üstelik sol eliyle! Balbay solak değil. Ama sürekli yazdığınız zaman eliniz, kolunuz tutulur. Uzun süre yazamazsınız. Oysa yazdıkça yazmak isterken kolu tutulduğunda, eli ağrıdığında Balbay’ın beyni ‘devam et’ diyor! Devam et. O da sol elini kullanmayı öğreniyor. Önceleri zorlansa bile sol eliyle de yazmaya başlıyor. Bu teknoloji çağında, 21. yy’da bir düşünce insanı, bir yazar, neden kalem kağıtla yazı yazmak zorunda kalır? Çünkü idare onlara bırakın bilgisayarı, daktiloyu bile çok görür. Hükümlü bile değil, tutuklu olan Silivri mahpuslarına amaç yargılama yapmak değil, ceza kesmek olsa gerek. Sol elle yazıldığı için mi ne, okuması çok zor! Hele gece okumayın, uykunuz kaçıyor, uyusanız da kabus görüyorsunuz. Orada yaşananlar, 12 Mart döneminin elektrikli, soğuk-sıcak sulu, dayaklı işkencelerini aratıyor. Orada insanlara yeni keşfedilmiş olmayan başka bir işkence yaşatılıyor: “Ben deli değilim” diye çırpınıyor ama akıllı olduklarına kimseyi inandırıp akıl hastanesinden kurtulamıyorlar! Nereye kadar?