Bir çocuk, bir baba, bir sınav...
16 Nisan 2011

Yaren 20 yaşında. İstanbul’un çok da varlıklı olmayan bir muhitinde kira olan evlerinde anne-babası ve küçük kardeşi ile yaşamakta... Babası boyacılık yapıyor, annesi ev hanımı ve okuma-yazması yok. Yaren akıllı, duyarlı ve annesinin hayat sevinci. İlkokulu, mahallelerine yakın bir okulda okumuş. Öğretmenleri Yaren’i çok seviyor. Yaren de okumayı... Dersleri hep iyi, ödevlerini eksiksiz yapıyor, bilemediklerini teneffüslerde gidip öğretmenlerine soruyor. İlköğretim bittiğinde, babası “Yeter bu kadar okumak, artık okumak yok. Evde annene yardım edersin, yaşın geldiğinde de evlendiririz seni” diyor! Yaren ağlayarak okuldan bir öğretmenine anlatıyor durumu.

Tüm öğretmenler seferber oluyorlar Yaren için. Okul ile ev arasında ziyaretler başlıyor, babayı ikna etmeye çalışıyorlar. İlk başlarda Nuh deyip peygamber demeyen baba, zamanla yumuşuyor. Zaman dediğimiz, öyle 1-2 hafta değil! Bütün yaz uğraşıyor öğretmenler. Sonunda liseye kaydını yaptırıyorlar Yaren’in. Baba hâlâ memnun değil ama araya okul müdürü ve muhtar girip “Bak, Kaymakam Bey de takip ediyor durumu. Yaren kadar derslerinde başarılı bir öğrencimizi okutalım, ilerde öğretmen olur.

Hem size, hem kendine, hem de vatanına faydası olur” diyorlar. İlkokul öğretmenleri, Yaren’i lise öğretmenlerine emanet ediyor. Kitapları, defterleri, harçlığı, üniversite kursu için taksitleri, hep öğretmenler ve onların tanıdığı eğitime gönül vermiş insanlar tarafından karşılanıyor. Yaren de tüm çabası ve enerji ile okuyor, çalışıyor, başarmak için uğraşıyor. 2 sene önce üniversite sınavına giriyor. Ve biliyor musunuz hangi üniversiteyi kazanıyor? Dişçilik fakültesini! Herkes çok seviniyor. En çok da Yaren’in babası seviniyor! Çünkü yıllardır ağzında diş yok! Yaren artık bir üniversite öğrencisi. Narin elleri dişçilik için çok uygun. Azimli ve sevecen karakteri de!

Ben Yaren’i, kendisine yardımcı olan onlarca öğretmeninden birinden dinlediğim hikâye ile tanıdım. 6 sene önce “Evde oturacaksın” diyen babasının dişlerini, kendi okulunda yaptırmaya başlamış. Ölçü, çekim, röntgen... Ne gerekli ise Yaren hepsini kendisi takip ediyormuş. Babası Yaren’e bakarken gözleri gururla parlıyormuş!

Rivayet o’dur ki; baba mahalledeki herkese kızının dişçi çıkacağını anlatıyormuş! Bu hafta çıkan üniversite sınavı şifre iddialarını okudukça aklıma diğer Yaren’ler geliyor! Canla, başla, azimle, zorlukla, yoklukla, cahillikle savaşarak; alın teri ve akıl akıtarak o sınavlara hazırlanan çocuklar!.. Bu katakulliler onların hakkını yiyor! “Kul hakkı” diyoruz biz halk arasında. ‘Kul hakkı yemek günahtır’ diye biliyoruz! İlim, irfan ve güvenilirlik üzerine kurulmuş kurumların böyle şaibeler altında kalması inanılmaz! İsteyen örtülü, isteyen örtüsüz, isteyen küpeli, isteyen uzun saçlı girsin üniversiteye... Yeter ki hak etmeden, fırsatçılık ile girmesin! 

Kitap öcü değildir

BM İnsani Gelişim Raporu’na göre Türkiye, okuma alışkanlığında Malezya, Libya, Ermenistan gibi ülkelerin de bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada yer almakta. Araştırmalara göre; Japonya’da 25 kişiye bir kitap, Fransa’da 7 kişiye bir kitap, Türkiye’de ise 12 bin 89 kişiye bir kitap düşmekte. Bu hafta beni çok sevindiren bir emesaj aldım. Fevzi Çakmak İlköğretim Okulu Müdür Yardımcısı Ahmet Korkmaz okullarında başlattıkları ‘Serbest Okuma Saati’ projesinden bahsediyor.

Öğrencilerine ve ailelerine verdikleri kitaplarla artan kitap sevgisini ve okuma alışkanlığını rakamlar ile göz önüne sermiş. Çarpıcı ve sevindirici bir artış var sayılarda. Mesajını, Paul Jennings’in Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi’nde asılı şu sözü ile noktalamış; “İsteksiz okuyucu diye bir şey yoktur. Sadece doğru kitaplar kendisine büyükler tarafından verilmemiş çocuklar vardır.” Modern dünyada Türk insanının imajının düzelmesi için, mutlaka eğitim seviyemizi ve bilinç düzeyimizi artırmamız gerekli. Çocukların kitap, büyüklerin de gazete okuması ile başlayacak her şey! Çocuklarımızı yetiştirirken televizyon konusunda cimri, kitap konusunda cömert olalım.

Dünya bir bütün

Japonya’dan kalkan radyasyon yüklü bulutun ülkemize varıp varmayacağını tartışıyoruz! İstanbul-Fukushima arası kuş uçuşu 8839 km! İstanbul-Mersin/Akkuyu arası 928 km! Komşularımızda olan nükleer santraller Japonya’dan daha da yakın! Dünya Nükleer Kurumu Başkanı John Ritch, CNN’e verdiği demeçte, tüm dünyada hali hazırda 240 adet nükleer reaktör olduğuna ve bunların yüzde 20’sinin ‘deprem kuşağı’ üzerinde yer aldığına dikkat çekiyor! Japonya, hem büyük depremlerin ülkesi olması hem de 55 adet nükleer reaktörüne bel bağlamış enerji politikası ile en önemli örnek! Ayrıca Çin ve Hindistan gelecek yıllarda toplam 1000 nükleer reaktör yapma planları ile, nükleer enerjiyi en çok savunan ülkelerin başında geliyor! Yakında tüm dünyada ‘önüm, arkam, sağım, solum nükleer reaktör’ şeklinde bir tablonun ortaya çıkacağı şimdiden aşikâr!

Her ülke istediği gibi nükleer santral kurabildiğinde, sadece o ülkenin insanı değil, aslında tüm dünya nüfusu büyük bir risk ile karşı karşıya kalıyor! Ülkemizin etrafı ve gök kubbesi, beton duvarlarla, çelik kaplamalarla sıkı sıkıya kapalı olmadığına göre, tek başına Mersin-Akkuyu’ya ‘santral yapılsın mı, yoksa yapılmasın mı?’yı tartışmak, gerçekçi ve yeterli bir tartışma zemini değil! İlk etapta yurttaşlar olarak devletten talep etmemiz gereken, özellikle komşularımızdaki nükleer santrallerin kontrol ve yenileme çalışmaları için girişimde bulunması.

Bulgaristan ve Ermenistan’daki santrallerin ‘eski kuşak’ olduğu, yenilenip felaket senaryolarına hazır hale getirilmesi gerektiği bilinen bir gerçek! Başlıkta da dediğimiz gibi, ‘Dünya bir bütündür’. Ve maalesef komşuda pişen radyasyon bize de düşebilir! O zaman, aradaki dağlar filan da pek koruyamaz bizi!

(09.04.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)