'Bir aşkın vakitsiz çocuğu'

Adnan Menderes'in kalbini paylaşan iki kadın Yassıada mahkemelerinde de aynı kürsüyü paylaşacaktı. Biri yaşamını birlikte kurduğu, çocuklarının annesi Berin Hanım diğeri de yasak aşkı, dönemin opera sanatçısı Ayhan Aydan'dı...

'Bir aşkın vakitsiz çocuğu'

Demokrat Parti yöneticilerinin Yassıada’ya getirilmelerinin üzerinden aylar geçmişti. Mahkemeler de nihai sonuca doğru hızla ilerliyordu. Avukatlar adaya gelip gidiyor, müvekkilleriyle yapacakları savunmalar üzerine görüşüyorlardı. Adnan Menderes de gece gündüz bir yandan mahkemeye ne yanıt vereceğini düşünüyor bir yandan da Berin Hanım gibi içi özlemle yanıyordu. Birbirlerini görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki mektuplar bile artık yetersizdi! Menderes ailesiyle görüşebilmek için kumandanlığa neredeyse her gün yazı yazıyordu. Eşiyle görüşebilmek için irtibat bürosuna pullu telgraflar yollayan Berin Hanım, Menderes’in yaşamında değer verdiği iki kadından biriydi. Diğeri ise dönemin opera sanatçısı, alımlı bir kadın olan nikahsız aşk yaşadığı Ayhan Aydan’dı. En son darbe sabahı telefonda konuşmuşlardı. Ayrılmalarının ardından ilk kez karşılaşacakları yer birlikte vakit geçirdikleri ev değil mahkeme salonu olacaktı...

Adalet önünde önce Menderes sonra da Ayhan Aydan birlikteliklerinden doğan bebeğin ölümüyle ilgili soruları yanıtlayacaklardı.

Bu bir aşk davasıydı. O aşkın bebeğinin ölümünden sorumlu tutulanlar ise Doktor Fahri Atabey ve doktoru azmettirdiği öne sürülen Adnan Menderes’ti! Devlet Başkanı Cemal Gürsel konunun hassasiyeti nedeniyle davanın gizli görülmesini istemiş ancak bu istek reddedilmişti. 31 Ekim 1960’da başlayan ‘Bebek Davası’nda bebeğin ölümüyle ilgili ifadesi alınan Menderes kendisini şöyle savunuyordu:

“Çocuğun doğumu arızalı, çocuk kısa bir müddet yaşadı, vakitsiz doğdu, öldü, bunun üzerinde durmadım. Gebeliğini, affedersiniz hamileliğini benden saklamış, beni kabul etmemiş, benden gizli olarak hamilelik müddetini ikmal etmiş, dışarıda doğurmak istemiş, dışarıya gidersen dedikodu olur demişim, izin vermemişim. Bunlar suç delili olabilir mi? Böyle bir laf olmuş olabilir. Ondan sonra hamileliğini saklamış, beni kabul etmemiş bunların hepsi gerçek olmayan şeylerdir. Bunlar birer yakıştırmadan ibarettir. Ben arzu etmiş olsaydım gider kendisini görürdüm, kimse mani olamazdı. Ondan sonraki hamilelik benim meçhulüm değildi, malumumdu. Benden saklamış, diğer kimselerden saklamış, bunun için bol elbiseler giymiş. Bunların hiçbirisi derlenip toplanıp da bir suçun delilleri olarak bir insan üzerine yüklenemez.”

‘ÇOK SEVDİM…’

Sıra tanık olarak dinlenecek Ayhan Aydan’a gelmişti. Mahkeme önünde bir ifadeden çok aşkını ilan ediyordu adeta: “Adnan Menderes’i 1951 senesinde tanıdım. Ve kendisini çok sevdim. Ondan bir çocuk sahibi olmayı çok istiyordum. Maalesef bunda muvaffak olamadım. Bütün tedavilerime, kendime iyi bakmama rağmen… Çocuğunu bu kadar bekleyen bir anne onun ölümüne nasıl razı olur! Çocuk öldürülmedi, öldü!”

Ayhan Aydan ölümüne yakın kendisiyle yapılan bir söyleşide bu sözleri nedeniyle ‘korkup korkmadığı’ sorulduğunda “Korkmadım. Bir iş gelecekse de Adnan Bey için gelsin dedim, çünkü onu çok sevdim” diyecekti. Aydan’ın samimi ve güçlü aşk ifadeleri kamuoyunda büyük yankı ve destek buldu. Belki de bu nedenle Menderes’in beraat ettiği tek dava bu olacaktı.

Davanın halk arasında ‘Don Davası’ olarak anılmasına ise, mahkemede yaşanan bir olay neden olmuştu: Başsavcı, Adnan Menderes’in kasasından çıktığı iddia edilen beyaz bir kadın külodunu sallayarak, ‘Bu bir kız donudur’ demişti. Menderes, bir yandan özel hayatıyla ilgili böylesi bir davadan yargılanmaktan son derece utanıyor bir yandan da gazetelere sayfa sayfa basılacak haberlerin Berin Hanıma ne hissettireceğini düşünüyordu. Oysa Berin Hanım soğukkanlılığını hiç bozmadı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, eşine hiç ara vermeden mektup göndermeyi sürdürüyordu. Adnan Menderes eşinin kendisine kırgın olup olmadığını anlamak için sorduğu soruları Berin Hanım “Seni, çok sevdiğin açık havadan mahrum bilmek beni hasta ediyor” diye yanıtlıyordu.

‘ZAVALLILAR MI DİYORLAR ACABA?’

Ailesiyle görüşmesinin ardından kendini mutlu hissetse de yine de bir kırgınlık duyuyordu Menderes. Mahkeme başkanının, ada komutanının kendisine karşı tavırları, yaptığı savunmaların işe yarayıp yaramadığından emin olamaması da bu kırgınlığını artırıyordu. Kendisini Yassıada’ya mahkum eden darbenin omuriliği Alpaslan Türkeş ve 13 arkadaşının Mili Birlik Komitesi’nden çıkarıldığı ve Hindistan’a sürüldüğü haberini okuduğunda “Darbe, yalnızca bizi değil kendi darbecilerini de cezalandırmaya başladı demek” diye aklından geçirdi. Tam gazeteyi elinden bırakmıştı ki Yüzbaşı Kazım Çakır kendisini subay gazinosuna çıkardı.

“Ayakkabılarınızı muhakkak boyattırın. Giderken gelirken herkes sizi en ince ayrıntısına kadar tetkik ediyor” diyen yüzbaşıya Menderes, “Zavallılar mı diyorlar acaba?” diyerek hayıflandı. Yüzbaşı Çakır da bunun üzerine kendisine muhafızlardan bile üzülenler olduğunu, mahkemeden çıkarken sol localara bakmasını belki tanıdık yüzler görebileceğini söylemişti. “Bakamam ki!” demişti yüzbaşıya… Zaten mahkemelerde yüz yüze geldiği her sanık bir zamanlar beraber aynı yolda yürüdüğü arkadaşlarıydı. Kimi bazen acıyla bazen de kızgınlıkla bakıyorlardı Menderes’e. Mahkemelerde kendilerine yöneltilen soruların bazıları da birbirlerini suçlamalarına neden oluyordu. Barbara ve Cımbız davaları da bunlardan yalnızca ikisiydi.

BARBARA ADLI ALMAN HİZMETÇİ

Mahkemedeki ilgi çeken davalardan biri olan ‘Barbara Davası’ 21 Kasım 1960 günü başladı. Dönemin TBMM Başkanı Refik Koraltan ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın sanık olarak bulundukları davanın konusu; dövizle Barbara adlı bir Alman hizmetçinin Türkiye’ye getirilmesiydi.

Refik Koraltan, hasta olan eşine ilaç getirmek için döviz almış, bu parayla da Barbara adında bir Alman hizmetçi getirtmiş, böylece Türk Parasını Koruma Kanunu’na aykırı hareket etmişti. Hasan Polatkan’ın da bu suça katıldığı ileri sürülüyordu. Mahkemede Polatkan’a ne diyeceği sorulduğunda “Refik Koraltan’ın Barbara isimli mürebbiyeyi Almanya’dan getirmesi veya getirmemesi ile ne alakam olabilir ki, bu meseleden dolayı diktaya gidişi arzu edeyim? Dokuz yıl Maliye Vekilliği yapan insan, 500 dolardan ibaret Barbara Davası’ndan mı diktanın tahakkukunu arzu etmiş olacağım! Diktanın tahakkuku gibi korkunç bir mevzuda gösterilen şu mesnetlere hukuki bir dava diyebilmek mümkün müdür? Yüksek heyetiniz bunu takdire müşkülat çekmeyecektir” diye yanıt verdi.

‘O CIMBIZ TAVUKLARI TEMİZLEMEK İÇİN…’

Adnan Menderes ile Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur’un sanık olarak bulundukları ‘Örtülü Ödenek Davası’nda, Menderes, 3 milyon tutarındaki örtülü ödeneği süveter, pardösü, ayakkabı tamiratı gibi kişisel işlerde kullanmakla, vergilerini örtülü ödenekten vermekle, cımbız, viski gibi şeyler satın aldırmakla, dilediği kimselere bol bol paralar vermekle suçlanıyordu. Ahmet Salih Korur’un da, aynı paradan 250 bin lira zimmetine geçirdiği belirtiliyordu. Menderes ise yapılan masrafların çoğundan habersiz olduğunu, suçun Ahmet Salih Korur’a ait olduğunu söylediğinde, Korur da her şeyi Menderes’in bilgisi altında yaptığını anlattı.

Menderes’in avukatı Talat Asal, ise suçlamaları reddederek şöyle diyordu:

“Menderes başbakan olduğunda, Müsteşar İsmail Hakkı Ülkümen, Menderes’e içinde 3500 lira bulunan bir zarf getiriyor. Menderes, bunun ne olduğunu soruyor, müsteşar da bunun kendisinden önce başbakana örtülü ödenekten her ay yapılan aylık bir ödeme olduğunu söylüyor; aylık miktar 3 bin lira, 500 lirası da Menderes göreve 25 Mayıs 1950’de başladığı için bir önceki aydan devir. Menderes bunu kabul edemeyeceğini bildirip parayı iade ediyor. Normalde örtülü ödeneğin hesabının tutulmaması ve evrakın imha edilmesi gerekiyordu. Ancak 10 yılın hesabı bavulların içinde Başbakanlık konutunun çatı katında muhafaza edilmişti. ‘Hesap pusulalarını ne yapalım’ diyen Müsteşar Ahmet Salih Korur’a, ‘Bir gün sorulursa hesabını veririz’ düşüncesiyle Menderes muhafaza ettirmişti. Bu pusulalar saklanmamış olsaydı niçin saklanmadığı sorulmayacağı gibi bir dava da söz konusu olmayacaktı.”

Menderes ile mahkeme başkanı Salim Başol arasında ‘kişisel masraflar’la ilgili şu ilginç diyalog geçiyordu:

Menderes: Biz ailece yaptığımız masrafı yine kendi gelirimizle temin ederdik, ancak evde 100 kişiye kadar ziyafet verdiğimiz davetler oldu.

Başkan: Ziyafet yapma efendim

Menderes: Bir başvekilin vazifeleri icabı…

Yassıada’daki ondokuz davadan biri olan Örtülü Ödenek Davası daha sonraları kamuoyunda ‘Cımbız Davası’ olarak anıldı. Bunun nedeni; örtülü ödenekle ilgili faturaların tutulduğu Başbakanlık konutunun çatı katındaki bavuldan çıkan bir cımbız faturasıydı. Bu cımbız; Başbakanlığın aşçıbaşına, tavuğun tüylerini temizleyebilmesi için alınmıştı!...”

'HİÇ BAHSETME BERİN'

Berin Hanım yine bir gün gözleri yaşlı eşinin mahkemedeki sesini radyodan dinlerken avukatlardan telefon geldi. Telefondaki ses onlara uzun zamandır duymak istedikleri müjdeyi verdi. Berin Hanım oğlunu da yanına alıp Yassıada’ya gidebilecek ve Adnan Menderes’i görebilecekti. Hemen İstanbul’a gitmek için hazırlandılar. İstanbul’a vardıklarında bütün gazeteler ‘Berin Menderes İstanbul’da’ haberini veriyordu. Birkaç gün önce gazete ve dergi okumalarına izin verilmişti. Ama Menderes henüz gazeteleri görmemiş, eşi ve oğlunun geleceği haberini de alamamıştı. Menderes, kumandanlığa gitmek için odasında beklediği sırada eşi ve oğlunun gelmekte olduğu haberini aldı. Adeta bir çocuk gibi sevindi.

Ailesiyle görüşmeden önce epey uzamış sakallarının kesilmesi istendi. Karşı çıktı. Ailesinin karşısına sakallı çıkmak istiyordu nedense. Biraz ısrardan sonra tıraş olurken yüzü asıldı. Berin Hanım oğlu Aydın ile kaldıkları Divan Oteli’nden ayrılıp Yassıada’ya doğru yola çıktıklarında aylarca süren hasret bitiyor, kalpleri heyecanla çarpıyordu. Adaya vardıklarında ada kumandanı Tarık Güryay’ın odasına götürüldüler. Saat 10.30’u gösterdiğinde iki subayın kolunda Menderes geldi. Oğlu Aydın babasının boynuna atladı. Bütün aile birbirine sarılmış ağlıyordu. Aydın, Berin Hanım, Adnan Bey ve komutan bir masanın etrafına oturdular. Menderes’in zayıflamış ve bitkin görüntüsüne karşın yine de bu kadar zaman sonra görüştükleri için çok mutluydu Berin Hanım. Komutan da yanlarında olduğundan rahatça konuşamıyordu ikisi de.

Berin Hanım eşine “Adnan kilo vermişsin” diyor Menderes, “İyiyim” diye yanıt veriyordu. Menderes’in buradan sağ salim çıkarsa siyasetle değil çiftliğiyle ilgileneceğini düşünsün diye Berin Hanım komutanın da duyabileceği şekilde sürekli Aydın’daki çiftlikten söz ediyordu. Adnan Menderes ise “Hiç bahsetme Berin” diyordu aklına uçsuz bucaksız çiftliğindeki günleri geldikçe. Görüşme bitip de birbirlerinden ayrılırken Menderes arkasına dönüp eşine ve oğluna bir daha baktı. Odasına geri döndüğünde sandalyesine oturdu ve derin düşüncelere daldı. Menderes, görüşmeden nasıl etkilendiğini ertesi gün yazdığı mektubunda anlattı:

* 29 Kasım 1960

“Berin’im dün çok hazin ve ıstıraplı bir gün oldu. Seni karşıdan görmek ıstırabımı kat be kat fazlasıyla duymak nasıl tahammülü güç bir acı oldu. Fakat yine de görmüş olmanın, sesini duymuş olmanın, benim için çektiğin ıstırabı hissetmiş olmanın bile çok acı daha olsa beni anlatılmaz bir heyecanla, tezatlı duygularla sarstığını ifade etmek güç. Büyük Allah’ım, seni hayırlısıyla göreceğim, size kavuşabileceğim şu günü esirgemez inşallah. Seni Berin’im ve Aydın’ımı milyonlarca öperim.

‘BENLİĞİM ORADA KALDI’

Berin Hanım da eşiyle görüşmesini “Yarım saat ne kadar çabuk geçti. Ayrılık ne hazin, ne kadar güçtü. Vücudum ayrıldı, fakat benliğim orada kaldı” diye anlatıyordu yakınlarına. Babası Yassıada’da nasıl tutsak ise oğlu Aydın da kendini evde tutsak hissediyordu. Kolejden alınmış, başka bir okula da verilmemişti. Derslerini ancak bir öğretmen yardımıyla geçebilirdi. Ancak babası Yassıada’da olan birine kimse ders vermek istemiyordu. Bir süre sonra buldukları bir öğretmen de dersleri kesti.

Berin Hanım, Menderes’e yazdığı mektupta bu üzüntüsünü dile getiriyordu: “Aydın’ım derse başlamıştı ki olmadı. Öğretmen muntazam gelemedi. Dürüst biri değilmiş, olmadı. Öğretmen bulmak müşkül. Derssiz kalmak da çocuğu sıkıyor. Bütün çocuklar hep mektepte tabii. Ne yapalım, elbette bulacağız yine ders verecek birini.” Sonunda aranan öğretmen bulundu: Ekrem Pakdemirli. ODTÜ’lü bir delikanlı. Hem okuyup hem harçlığını çıkaran bu genç Aydın Menderes'in üç yılın derslerini birden vererek Ankara Koleji'nden mezun olmasında büyük pay sahibi oldu.

Menderes’in ailesiyle görüştürülmesi diğer tutuklulara haksızlık olacağından Üsteğmen İrfan Altıok, Celal Bayar’a isterse kızı Nilüfer ile görüşebileceğini bildirdi. Ancak Bayar, ağır ve boğuk sesiyle “Onlarla konuşmak bana hüzün verir” diyerek bunu reddetti. Başını denizi gören penceresine çevirdi, sakladığı gözyaşlarını elleriyle sildi.

HAZIRLAYAN: BERİVAN TAPAN

YARIN: YENİ UMUTLAR

6