Bir acayip hayat hikayesi...

Bir acayip hayat hikayesi...

Adı da soyadı da değişti sürekli, cinsel tercihleri de... Hayatı hep uç noktalarda, ama kendi yolunda ve istediği gibi yaşadı. Veda yolunu da kendi istediği gibi seçti... Genç ruhunu bedeni kaldıramayacak hale gelince, kendini canlı canlı donduran ilk insan olacak. Cesarete bak, delilik noktasında. Zaten kendini ‘çılgın’ olarak tanımlıyor. “Çocukluğumdan beri yaşamımı hep kendi kurallarımla daha doğrusu kuralsızlığımla yaşadım” diyen Türkiye’nin en marjinal kadını Güner Kuban, artık 76 yaşında ve son yıllarını da yaşam misyonunu gerçekleştirmeye adamış. Aslında o tam bir cumhuriyet kadını, türünün son örneklerinden. Otoriter, ne istediğini bilen, ayakları yere sağlam basan. Buna rağmen tam bir Balık burcu, insanlara güvenen ve duygusal. Duygusallığını yükselen burcu aslanla kamufle etmeye çalışıyor. Eski kız arkadaşlarıyla hala görüşüyor, “aşk bitse de dostluk baki” diyerek. “Aşkta saygı çok önemli” diyor ve sevgililerinin ismini ifşa etmekten kaçınıyor... Seksten hiç bahsetmiyor, ilişkide romantizm, dostluk ve eğlence ön planda. Zaten yıllar önce sevişmenin romanını yazmış, zamanında büyük kıyamet koparan kitabı: “Sevişmenin Rengi”... Şimdi de büyük tartışmalar yaratacak bir senaryo üzerinde çalışıyor. Sıradışı olmayı o kadar benimsemiş ki; “Herkes homoseksüel olsa ben heteroseksüel olurum” diyor. “Lezbiyen olduğum için Türkiye’de bana kimse tavır almadı, dışlamadı. Çünkü iki kadının ilişkisi erkekleri rahatsız etmiyor. Bir kadın bir erkekle ilişkiye girse kocası çeker vurur, ama söz konusu bir kadın olunca, tam tersi tahrik edici buluyorlar” diyerek de toplumumuzun lezbiyenlik konusundaki genel görüşünün altını çiziyor. Türkçe dışında beş dil biliyor: Fransızca, İngilizce, Almanca, Hollandaca ve Yunanca. Üç kere evlenmiş ama bu adamların hiç birine aşık olmamış. Daha doğrusu hayatı boyunca hiçbir erkeğe aşık olamamış. Yıllarca 3 ülkenin en iyi aylarını paylaştırıp yaşamış ta ki 1996 yılına kadar. 10 günlüğüne tatile geldiği Bodrum’da “kaybettiğine inandığı yaşam sevinçlerinin geri gelmeye başladığını” hissederek ev yaptırmış ve orada yaşamaya başlamış. Güner Kuban’la Bodrum Yalıkavak’taki evinde hayatından konuştuk...

RÖPORTAJ: Figen Onur Ertan

En baştan başlayalım Maria Josephine, Sabiha, Güner ve Mezagua... İsminiz sürekli değişti.

Evet ilk ismim Maria Josephine. 6 aylıkken vaftiz edildiğimde konuluyor. Ailem Hıristiyan filan değil ama Yunanistan’da maddi sıkıntı çeken annem 4 çocuğunu okutabilmek için göstermelik de olsa katolik olmayı kabul ediyor ve adı Madam Eva oluyor. Yine maddi sıkıntı yüzünden beni 6 aylıkken Atina’daki St. Joseph Okulu’na yatılı olarak vermek zorunda kalıyor. Sonra 6 yaşında okuldan alıp Türkiye’ye kaçırırken gemide bana bir Türk ismi bulmaları gerekiyordu. Hatırlıyorum, herkes hatırladığı isimleri yazıp bir torbaya koydu, elimi sokup ‘hadi çek’ dediler. Ben de çektim ve annem şaşırdı. “A bu benim annemin ismi” dedi. Sabiha’yı çekmişim. Sonra İstanbul’a geldik. Dayım Almanya’da evlenmiş ve o da çocuğuna aynı ismi koymuş, teyzem İtalya’da evlenmiş onun çocuğa da Sabiha. 3 Sabiha oldu evde. Sabiha deyince herkes koşuyor. Birinin ismini değiştirelim dediler. En küçük, hem de alışık isim değiştirmeye diye beni seçtiler. Bu sefer Güner oldum. Bu da 14 yaşına kadar sürdü. Babam gelince; “Senin adın ‘Mezagua’ olsun dedi. Biz geldiğimizde anneme 7 isimlik bir liste verdiler, soyadı için bunlardan birini seçin dediler. Her şey yasaktı. Annem de kısa diye Şay seçmiş. Ben büyüdüğüm zaman sıkıldım, Kuban nehrinden ilham alarak Kuban soyadını seçmeye karar verdim.

Neden Fransız okulu?

Annemler Yunanistan’da sürgündeyken doğmuşum. 1935 yılında. Doğduğumda avuç izimi almak istediklerinde elimi çekmişim. Bu doktorun dikkatini çekmiş. Çünkü başka bebekler bunu yapmıyormuş. Dahi olduğumu düşünerek geleceğimi garantileyeceklerine söz vermişler. Verecek sütü bile olmayan ve sefalet çeken annem mecburen kabul etmiş. Böylece 6 aylıktan 6 yaşına kadar süren Saint Joseph Fransız mektebi maceram başladı. Tahta sıralarda oturup hep ev yapmaya çalışıyordum. Ev yok, anne yok. Hep demir kapıya bakıyordum annem ne zaman gelecek diye.

Anneniz Seher Hanım hep aileye kol kanat germiş, güçlü bir kadınmış, biraz anlatır mısınız?

Seher Hanım’ın anneannesi Ruslar’ın baskısı nedeniyle ana vatanını terk etmek zorunda kalmış Gürcistanlı bir prensestir. İstanbul’a geldiklerinde yanlarında getirebildikleri mücevherleri satarak, Yıldız Sarayı’nın karşısında bir konak satın alırlar. Alımlı bir genç kız olan Seher Hanım, yaşından da büyük göründüğünden sarayın dikkatini çeker. Sürekli saraydan hediyeler gelir. Sabiha Hanım saraydan gelen bir izdivaç teklifini geri çeviremeyeceğinden korktuğu için kızı Seher’i bir an evvel evlendirip saraydan ve Beşiktaş’tan uzaklaşmasını ister. İlk izdivacı daha sonra intihar edecek olan, Jön Türk’lerden Aslan Bey’ledir. Bu arada babam annemi Yıldız Parkı’nda görüp aşık olur. İkinci görüşü, annemin düğün günüdür. Annem dul kalınca onunla evlenmek için babam karısından boşanmaya karar verir. Boşanır ve annemi istemeye gelirken annemin ikinci kocası ile evlenmek üzere gelin olduğunu görür. Annemden yaşça büyüktür Ruşen Bey. Annem ikinci evliliğinde mutlu olmaz. Babam bunu duyunca Şam’a gelerek annemi kaçırır ve böylece evlenirler.

“Ağabeyimin babam olduğunu söyledik”

Türkiye günleri nasıldı?

İstanbul’dan Bandırma’ya geçtik. Büyükbabamın konağına. Okula gidiyordum, orada hep kovalanıyordum “Hainin çocuğu” diye. Her seferinde koşarak eve gelir ve ‘bir hainin çocuğu olmadığımı size kanıtlayacağım’ derdim. Bu duruma tahammül edemeyen annem Ankara’ya taşınmamız gerektiğine karar verdi. Bandırma’daki olayların yaşanmaması için, ağabeyimin babam olduğunu söylemek zorunda kaldık.

Ne kadar sürdü bu yalan?

Orta ikideki tarih dersine kadar. Bir gün tarih öğretmenimiz; “Çerkez Ethem kardeşler İştirakyün Partisi’ni kurmuşlardı, iştirak komünizm demektir. Demek oluyor ki, Çerkez Ethem kardeşler komünisttiler” demişti. Ben karşı çıktım: “Hocam eğer Çerkez Ethem kardeşler komünist idiyseler, Atatürk ve İnönü’nün de komünist olması gerekir” demiştim. Bunu duyan öğretmenin yüzünün rengi mosmor oldu. “Bu nasıl saçmalama, nereden uyduruyorsun?” diye haykırdı. Ben anlatmaya başladım: “İlk Büyük Millet Meclisi’nin Rusya’dan gelen vagonlar dolusu altınlarla kurulmuş olduğunu, geceleri gizlice altınları taşıyanlardan dinledim. Ethem Bey’in ağabeyi, o dönemin Saruhan mebusu Reşit Bey’in kızıyım. Amcam, babam, Atatürk ve İnönü’nün, kalpakların tepesindeki kırmızı çuhaları kendi elleriyle dikmiş olduklarını kendisi bana anlatmıştı” dedim. Tarih hocası önce şaşkınlıkla ağzı açık bakakaldı sonra beni sınıftan kovdu. Tarih kitabını öğretmenin kürsüsüne attım ve “Gerçekleri yansıtmayan tarih kitabı da sizin olsun” diyerek dışarı çıktım. Sınıftan çıkınca derin bir nefes aldım. Yalan bittiği için kanatlanıp uçacak kadar hafiflemiştim. 

Sonra?

Alman Lisesi’ne gittim. Ressam olmak istiyordum. Babam beni Almanya’ya gönderdi. Ama mimarlık daha çok hoşuma gitti, ressamlığı hobi olarak yapmaya karar verdim, çünkü para kazandırmıyordu.

Mesleğiniz mimarlık ama Amsterdam’da gece kulübü ne alaka?

25 yıl Amsterdam’da yaşadım. Ama gece kulübünden önce büyük bir turistik merkez açtım. Kendi parası ve gazetesi vardı. Hollanda’nın bütün el sanatları orada yapılıyor, sergilenip satılıyordu. Yukarıda bir gece kulübü vardı. 3 yıl çalıştırdım orayı. Sonra çok iyi paraya sattım ve gezdim. Hawaii’ye filan gittim. Birkaç yıl hiçbir iş yapmadım. Amsterdam’a geri geldiğimde gece kulübünü açtım, Homolulu. 22 yıl bu gece kulübünü işlettim.

Neden kapattınız?

Bütün gazeteciler röportaj yapıp bu soruyu sordu o zaman. Kapatma kararı aldım, çünkü uyuştucu geldi şehre. Uyuşturucuya karşı savaştan bıktım. Yoksa daha devam ederdi.

Cinsel kimliğinizi hiç saklamadınız...

Evet yalanı sevmem. Benimki cinsel tercihden çok yaşam biçimi. Dünyanın her yerinde kadın sevgililerim oldu. Kadınlarla yaşamayı seçtim. Gezmeyi, eğlenmeyi çok severim. Çok güzel günler geçirdik. Hala bu yaşımda çıkıp hangi barı dağıtsam derim. Benim bu tercihim isyankar kişiliğimden kaynaklanıyor. Çok para kazandım, beraber yedik. Para tutmam zaten, giden hep gelenden fazladır.

Eski sevgililerinizle hala görüşüyor musunuz?

Hayatta olanlarla hala görüşüyorum. Dediğim gibi dünyanın her yerinde kız arkadaşlarım, eski sevgililerim var. Hepsiyle dostum. Hatta geçen doğumgünümde geldiler, burada kutladık.

Burada da arkadaşlarınız var, peki Eva Mengi?

Onunla hakkınızda epey söylenti çıkmıştı bir dönem... Eva benim çok iyi arkadaşım. Her kadın arkadaşım benim sevgilim olacak değil ya. Bak seninle de iyi arkadaş olduk. Benim erkek arkadaşım da çoktur. Şimdi yaz geliyor, eve sürekli dostlarım gelir gider. Kadın erkek. Yemek yeriz içeriz, oturur sohbetler ederiz, eğleniriz. Benim burada 50 yıl önceki eski sevgilim de var, arkadaşız.

“Başkalarına muhtaç olmamak için kendimi donduracağım!”

Kendinizi dondurma kararınızın hikayesi nedir?

Evet, böyle bir kararım var, kendimi kesin donduracağım. Hala yakın dostlarım arasında inanamayanlar var, çünkü içim genç, kıpır kıpır, yaşam enerjisi doluyum. Ama bedenim tempoma ayak uyduramıyor. Başkalarının kendini dondurma nedeni şu: Bu hayatı çok sevdiler, devam etmek istiyorlar. Oysa ben zaten çocukluğumdan beri kendi yaşamımı kendi kurallarımla, hatta kendi kuralsızlığımla yaşadım, sonuna da kendim karar vermek istiyorum! Çünkü şöyle düşünüyorum: Başlangıç tamamen saçma. İki kişi seks yapıyor ve biz istemeden dünyaya geliyoruz. Kimse bize bir şey sormuyor. Çok komik bir başlangıç var. Fakat yaşlılık bir tuzak. Happy End (Mutlu Son) sadece filmlerde var. Gerçek hayatta yok. Sonunda mutlaka yaşlanmak, başkalarına muhtaç olmak, güçten kuvvetten düşmek var. Ben o tuzağa düşmeye niyetli değilim. Zamanım geldiğinde, bu dizi ve kitap yayınlandıktan sonra yapacağım...

Nasıl yapacaksınız?

Evet. “Tamam zamanı geldi” dediğimde büyük bir parti vereceğim. Yiyeceğiz, içeceğiz sabahlara kadar, dans edeceğiz. Sonra uçağa atlayıp Hollanda’ya gideceğim. Amsterdam’da yaptıracağım bu işi. Kolombiya diye yazıldı, doğru değil. Ne işim var orada? Hollanda’ya gideceğim.

Gidip intihar edeceksiniz bir anlamda?

Hayatıma son vermeyeceğim, ileride uyanmak üzere buza yatacağım. Ama ölmeden dondurulan tek insan ben olacağım. Ötekiler öldükten sonra kendilerini dondurdular. Onlar hayatı çok seviyorlardı. 50 - 60 yıl sonra tekrar devam ettirmek istiyorlardı. Ben öyle değilim. Çok meraklı biriyim. 50 yılda bir gelip, şöyle etrafıma bakıp tekrar kendimi dondurtmak isterim. Uzaya ilgim var. Aslında bizim gibi 5 milyon tane yıldız var. Kim bilir neler var. Işınlanma olacak belki o zaman, teknoloji ilerliyor, hepsini, bütün buluşları görmek istiyorum.

Ne zaman çözüleceksiniz?

Bilmem, 30 yıl sonra belki. Çok kıskanıyorum gençleri. Pıt pıt çıkıyorlar merdiveni. Pencereden bakıyorum bazen, surf yapıyorlar. Aslında gidiyorum marinaya, gece bir buçuğa kadar dans ediyorum. Bırakmıyorlar orada kadın erkek çekiştiriyorlar beni. Sonra geliyorum sabah 4’e kadar burada da dans ediyorum. Çünkü ruhum genç benim, 17 yaşında. Beden bir süre sonra ayak uyduramayacak ruhuma. Ben ruhumdaki yaşta uyanmak istiyorum, 17 yaşında olacağım uyandığımda.

80 yaşında buza yatınca yine aynı yaşta uyanmanız gerekmiyor mu?

Ben nano teknolojinin bunu yapacağına inanıyorum. Nano teknoloji dev adımlarla ilerliyor Amerika’da. Şimdi şöyle olacak. Gideceğim beni uyutacaklar... Tekrar uyandırıldığımda yapay kan vücuda zarar verecek doğal olarak. Nano teknoloji bu zararı yok edecek. Yani nano teknoloji buzlanmanın verdiği zararı yok ettiği gibi girip vücuttaki hasta, problemli hücreleri onaracak. Bakacak karaciğerde arıza var, karaciğeri onaracak. Yaşlanmanın verdiği hasarları tespit edip onları onaracak. Hücreler gençleşecek, ölen hücrelerin yerine yenisi gelecek. Ben de genç olarak uyanacağım. Zaten ölüm bir son değildir, hastalıktır. İşte bunun tedavisi yapılmış olacak.

Uyku derken...

Uyuyor olacağım. Ölmeyeceğim yani. Ben uyurken bütün kanımı boşaltacaklar. Damarlarıma yapay kan zerkedecekler. Bu yapay kan, yani eksi 50 derecede gliserol vücuduma yayılınca bedenimi donduracak. Sonra dondurulmuş bedenimi konteyner içine koyacaklar. O konteynerlar nükleer saldırılara, yangına, her şeye dayanıklı, içinde sıvı nitrojen var. 150 bin doların 80 bin doları işleme ve konteyner’a alınıyor. Gerisini senin için saklıyorlar ve işletiyorlar. Yani tekrar kalktığında beş parasız kakmıyorsun. Ama Amerika’da şöyle bir dava oldu. Kendini buza yatırmış bir kadının çocukları dava açtı. Ama mahkemeyi kazanamadılar, parayı alamadılar. Hatta kilisede de tartışıldı. Kendini dondurma din tarafından da ölüm olarak kabul edilmiyor.

Kendinizi canlı canlı buza gömeceksiniz yani?

Evet, aynen Eskimolar gibi. Eskimolar da çok yaşlanınca ben artık işe yaramıyorum diye gidip kara yatıyorlardı, ölüyorlardı. Çünkü en tatlı ölüm karda donarak ölmekmiş, soğuyarak. Belki de Eskimolar sistemde kalacaklarını biliyorlardı.

Peki daha önce ölürseniz ne olacak?

Eh planım dışında olacak ama yakınlarım telefon edecekler hemen Amsterdam’a gönderileceğim, aynı işlem yapılacak.

Bunun süresi yok mu?

Öldükten sonra 24 saat içinde olması gerek. Ama biliyorsun toprağa gömüldüğümüzde her şey ölmüyor. Toprak en büyük laboratuar. Aradan 5 bin yıl bile geçse tek bir damladan insanın kaşını, gözünü her şeyi çıkarabiliyorlar. Bir sürü insan ölümden çok korkar, ben korkmuyorum. Benim rüyalarım çok güzel. Geceleri gündüzlerden çok daha fazla eğleniyorum. Bazen diyorum “Eh Güner sen dünyada her şeyi gördün, çok eğlendin, gitme zamanı geliyor.”

Türkiye’de kendini donduracak kişi sayısı arttı mı?

Gazeteler yazdığında 14’tü. Şimdi 18 oldu.

Arkadaşlarınız ve sevgiliniz “yapma” demiyor mu?

Ben hep kendi bildiğim yolda gittim. Bir misyon yüklendim. Senaryolarım ve kitabım bitsin, daha fazla yaşlanmadan bu kararımı uygulamaya geçirmek istiyorum. Tabii arkadaşlarım da, sevgilim de istemiyor. “Gitme! İzin vermeyiz, bırakmayız, istemiyoruz” diyorlar. Ama dedimki onlara da “Ben elden ayaktan düşüp, başkalarına muhtaç duruma düşmek istemiyorum.” İnanamıyorlar ama dediğim gibi projelerim hayata geçsin, zamanı gelmiş olacak.

“Yazacaklarım tarihteki yanlışları düzeltecek”

 Üzerinde çalıştığınız projeler neler?

Hem dizi hem de film senaryosu. Aynı anda ikisini de yazıyorum. Bir de kitapta toplayacağım hepsini, adı “Benim Amcam Hain Değildi’ olacak. Dizinin yapımcısı Murat Aslaner. Annemi Pelin Batu canlandıracak, zaten tip olarak ona çok benziyor. Ben bunu dizi olarak yaptım ama Muhittin Kandur’la filmini çekeceğiz. Kandur, geçen yıl Monaco Film Festivali’nde bütün jüri ödüllerini toplayarak birinci olan ve 7 ödül alan Çerkez filmini çekmişti, Çerkez Ethem’in hayatını anlatan bir film yapmayı planlıyordu. Beni buldular ve Muhittin Bey’le konuşmaya başladık. Film İngilizce ve uluslararası bir film olacak. Sonra da TRT’de dizi olacak. Turizm Bakanı projeyi destekliyor. Ama bazıları bu projeden müthiş çekiniyor. Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan aylarca evvel, amcam Ethem Bey babamın çiftliğinden ve çevredeki çiftliklerden ekip oluşturarak kendi kuvvetleriyle düşmana karşı savaşmaya başlamıştı. Sonradan vatan haini ilan edilmesi çok yanlış ve ben artık bunun düzeltilme zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu benim yaşam misyonum.

Senaryoda bir çocuğun, yani sizin gözünüzden anlatılıyor yaşananlar...

Evet. Benim gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım ve annemle babamın anlattıkları. Yani tarihi yaşayan birinin, benim gözümden.

Kitabı ne zaman yazılacak?

Film ve diziden sonra kitabını bastırmak istiyorum. Çünkü film geçer, dizi geçer, kitap kalır. Burada müthiş acı çeken iki insan var. Annem ve Ethem Bey. Bütün bunları yazılarımda anlatacağım. Kadının hayatı inanılmaz çilelerle dolu. Birinci kocası Jön Türk’lerden. İntihar ediyor. İkinci kocası ile anlaşamıyor. Ondan kaçıp babamla evleniyorlar. Annem Bandırma’daki konağa yerleştiğinde “Evde 20 hizmetçi var, artık bana bir şey olmaz diyormuş” kadıncağız. Ertesi gün gazeteyi açıp manşette “Şayan- ı hayret bir ihanet, Çerkez Ethem ve kardeşlerinin Yunan’a İltihakı!” yazısını okuyunca düşüp bayılıyor ve 3 ay kendi çocuklarını bile tanımıyor. Kayseri’ye sürüyorlar. Ama annem çok kuvvetli ve medeni bir kadındı. Oradan kaçıp babamla buluşmanın yolunu da buluyor. Dizide bu hikayeyi en ince ayrıntısına kadar anlatıyorum zaten. Sonuna kadar da hep “Koca koca kayalardan ferik gibi uçsun” diyordu. Ferik bir kuştur. Bir de Ali Bey’e çok acırdı, büyükbabama. Rusya’daki hayatı zaten dramlarla doluymuş. Oradan kaçıyorlar, burası onların ikinci vatanı. Burayı benimsiyorlar. 5 oğlu var. İkisi askerde savaşırken ölüyor Türkiye için. Geri kalanların ikisi Harbiye’ye gidiyor, babamla Tevfik Amcam. En küçük oğul Ethem’e “Aman sen gitme” diyor ama o da evden kaçıp gidiyor. Üç çocuğu ve torunlarıyla beraber buradan da sürülüyor. Büyük bir drama değil mi bu?

Bu anlattıklarınızı bilmiyoruz tabii...

Sık sık göreceksiniz dizide. O dönem Mustafa Kemal’in yazdığı telgraflar. “Adınız Türk istiklal savaşına altın harflerle yazılacaktır” diyor. Dedemin anılarında var. ‘Ethem Bey Ankara’ya gelecek’ diye bekleniyor. Mustafa Kemal arabasını tahsis etmiş ama “Hayır siz atlarınızla gidin diyorlar, üniformalarınızla”. Bunlar atlarla Ankara’ya giriyorlar, bütün sokaklar kalabalık. Herkes Ethem Bey’in atının ayaklarını öpüyor “Kurtarıcımız geldi” diye. Babam da Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı ve sıra arkadaşı. Çok yakın arkadaşlar. Ethem Bey içeri giriyor, Halide Edip var holde. Mustafa Kemal Ethem Bey’i kucaklıyor, ve o kadar çok sıkıyor ki odadan çıktığı zaman yanakları kıpkırmızı. Ethem Bey bunun üzerine Halide Edip Adıvar’a bakıyor ve diyor ki “Sevgisini böyle coşkuyla gösteren birinin kininden korkmak lazım”. Halide Edip Adıvar’ın anılarında vardı, orada yazıyor. Ben daha çok annemden babamdan işittiğim şeyleri yazdım.

Amcanız Ethem Bey hiç evlenmedi değil mi?

Hayır evlenmedi. Ama Murat Bardakçı tersini söylüyor: “Benim büyük annemle evlendi, elimde boş kağıdı var” diyor. Ben de diyorum “Ne zaman evlendi bu adam?” Evlenmeye hiç vakti yoktu ki. Son aylarda Mustafa Kemal’den hep haber bekledi, dağa çıkmadan önce. “Belki bir hata var anlaşılır her şey düzelir” diye ümitle gezdi. Babamla amcam çok gittiler Ürdün’e onu görmeye. Babam sadece bu mecliste değil öteki Meclis-i Mebusan’da da mebustu. Entellektüel bir adamdı. Yakın

  Yani Çerkez Ethem evlenmiş ve boşanmış mı?

Evet. Ben de “Bana gönderin bu belgeyi” diyorum ama göndermiyor.

Bu dizi yayınlandıktan sonra özellikle Atatürk’le ilgili bölümler çok konuşulacak. “Atatürk İsmet İnönü’nün sözleriyle mi hareket etti” diye.

Evet ve benim buna bir sözüm var. Acaba neden Atatürk son yıllarda İnönü ile konuşmadı? Benim babam onun çok yakın sınıf ve sıra arkadaşı, beraber büyüdüler, beraber savaştılar. Yani pişmanlığı yok muydu? Bu dizi ve film kesinlikle anti-Kemalist değil, anti-İnönist olacak.

Aralarında büyük rekabet mi vardı?

Tabii canım, baştan beri. Babam anlattı bana. Bir gün Atatürk babamla iniyor merdivenden, diyor ki; “Reşit ya, o senin kardeşin ne yakışıklı. Sana benzemiyor. Uzun boylu, çakır gözlü. Bir de çok kahramanlık haberlerini alıyorum, çok iyi gerilla savaşçısıymış”. O sırada İnönü geliyor. “Kimi methediyorsunuz?” diyor. Atatürk, “Reşit’in kardeşini methediyoruz” diye cevaplıyor. İnönü de “Ha ben onun pek asi olduğunu duymuştum” diyor. Adam daha görmeden kıskanıyor. Babam da “Hadi canım, asiliği filan yok. Sen onu resmen kıskanıyorsun. Ben seni savaşlarda az çalıların arkasından çıkarmadım” diyor. Atatürk de ikisine bakıyor, diyor ki: “İsmet, sana bu Ethem’in yanında resim çektirmemeni tavsiye ediyorum”. O noktada başlıyor bence her şey.

Sonu nasıl bitiyor?

Zaten senaryoda da yazdığı gibi son dakikaya kadar denemeye devam etti Ethem Bey. İki tane adam gönderdi düzenli orduya. Ve dedi ki “Anlaşma istiyorum”. Onlar hemen tutuklandı. Atatürk’ün anneme yazdığı mektup var. Mektupta, “Hanımefendi Reşit sizin kocanızsa benim de sıra ve silah arkadaşımdı. Her inkılabın kurbanları olur. Ne yazık ki bu, en yakın arkadaşımın başına geldi” diyor.

Bu yazı 17 Nisan 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır

4