Beyaz Saray'dan kimse eli boş çıkmaz
08 Aralık 2009

WASHINGTON- 2002 yılının Ocak ayındaydık ve Washington’da Irak’tan başka bir şey konuşulmuyordu. Yönetimin tüm dikkati Saddam Hüseyin’e ve Amerika’nın savaş çarkları Bağdat’a dönmüştü. Kimsenin başka bir konuya ayıracak vakti yoktu.

İşte o soğuk Ocak günü, Başbakan Bülent Ecevit, Beyaz Saray’a girdi. Bizler de, Beyaz Saray’ın bahçesinde, toplantının bitmesini bekliyorduk. İçeride, Başkan George Bush son derece net şekilde “Amerika’nın hedefinde Irak’ın bulunduğunu” söylüyor ve Türkiye’den önemli katkılar beklediğini anlatıyordu. Ecevit, duyduklarına inanamıyordu. İnanmak istemediğinden dolayı da, dışarı çıktığında, bölge sorunlarının tartışıldığını açıklamakla yetindi. Oysa Başkan Bush’a anlatması gereken çok şey vardı. Örneğin Kıbrıs, PKK’ya karşı mücadele ve IMF konusunda destek istiyordu.

Bush oralı bile değildi. Varsa yoksa Irak...

Başbakan, o tarihte Washington’a geldiğine binbir defa pişman olduğunu sonradan bana anlatmıştı. “Yüreğim daraldı. Başkan Bush açıkça Irak’ı istila planlarından söz ediyordu ve beni dinlemek dahi istemiyordu” derken, yaşadığı şoku ayrıntılı şekilde ortaya koymuştu. 2002’nin Aralık ayında bu defa, Başkan Bush’un karşısındaki koltukta, AKP’nin lideri Recep Tayyip Erdoğan oturuyordu. Henüz başbakan filan değildi, ancak kısa bir süre sonra Türkiye’nin kaptan köşküne oturacağı besbelliydi. Tarih tekerrür ediyordu. Başkan Bush, çok daha açık şekilde Irak istilasının yakınlaştığını anlatıyor ve yine Türkiye’den beklentilerini sıralıyordu.

Erdoğan’ın ise kafasında başka sorunlar vardı. Ancak, Bush onu da doğru dürüst dinlemedi. Açıkça, “sırtımı kaşı ben de senin sırtını kaşıyayım” demek istiyordu.

Obama’nın da, aynı şekilde Türkiye’den beklentileri var...

Aradan bunca zaman geçti ve ben yine Beyaz Saray’ın bahçesindeyim.

Yine kapılar kapandı ve içeride, bu defa Başkan Obama, karşısında oturan Türk Başbakanı’na yine beklentilerinden söz ediyor.

Tarih tekerrür ediyor.

Obama yönetiminin gözü Afganistan’a daha fazla asker bulmaktan başka bir şey görmüyor. Zira Afganistan’daki durum son derece kritik. ABD liderliğindeki NATO savaşı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Tek çıkış yolu, yeni asker göndermek ve bir süre sonra Afganistan batağından kurtulup çekilmek olarak görülüyor.

Ancak bu işi sadece Amerikan askerlerinin temizlemesi kabul edilmiyor. NATO üyelerinin de ek asker göndermeleri şart. Washington bu yükün altında tek başına kalmak istemiyor.

Konu, savaş ve askere gelince de, akla ilk önce Türkiye geliyor.

NATO ülkelerinin arasında da en değerli müttefik olarak Türkiye ön plana çıkıyor.

Başbakan, PKK’dan söz etmek istiyor.

Kıbrıs’ta destek bekliyor.

İran konusunda anlayışlı davranılması gerektiğini anlatıyor.

Filistin sorunu, Ermeni ve Kürt açılımlarını ortaya atıyor. Obama’nın aklı fikri ise Afganistan’da... Öylesine riskli bir kumar oynuyor ki, mutlaka yanına müttefiklerini de alması ve hep birlikte adım atması gerektiğini biliyor.

Erdoğan kabul etse, Obama’yı kurtaracak.

O zaman da “dile benden ne dilersen...”

Hangi konuda olursa olsun, Erdoğan’ı başının üstünde taşıyabilir.

Türkiye şu sıralarda böylesine anahtar bir konumda.

Ancak ortada da bir gerçek vardır. O da, Beyaz Saray’a giren hiç kimse eli tümüyle boş çıkmaz. Oval Ofis’te hiçbir zaman anlaşmazlık veya kavga olmaz. Herkes mutlaka bir şey alır ve görüşmeler daima “happy end” ile sonuçlanır.

Büyük olasılıkla bu defa da böyle olacaktır.

Başbakan, Obama’ya ne yanıt vereceğini bilerek gidiyor. Tam bir görüş birliğine varılmasa da, büyük olasılıkla bu konu ileride daha geniş şekilde ele alınmak üzere sürdürülecektir.

Ben size yarın daha ayrıntılı bilgi verebileceğimi sanıyorum.