'Ben dünya vatandaşıyım'

Samanyolu adlı dizinin Melek'i, Azeri asıllı oyuncu Nesrin Cavadzade Azerbaycan'dan Türkiye'ye uzanan buruk serüvenini anlattı

'Ben dünya vatandaşıyım'

Başrollerini Özcan Deniz ve Vildan Atasever’in paylaştığı ‘Samanyolu’ hiç şüphesiz son günlerin en beğenilen dizilerinden. İki kuzenin birbirine duyduğu ‘imkansız’ aşkın hikayesini anlatan dizide en çok ilgi çeken karakterlerden biri de Nesrin Cavadzade’nin canlandırdığı Melek. Yani evin hizmetlisinin kızı. 3. İpek Yolu Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü alan Nesrin Cavadzade, dizide de dikkat çekiyor.

Bugüne kadar ‘Dilber’in Sekiz Günü’, ‘Gitmek’ ve ‘Acı’ adlı filmlerdeki rolleriyle başarıya ulaşan, aslen Azerbaycanlı olan Nesrin Cavadzade aslında bugünlere pek kolay gelmemiş. 11 yaşında vatanı Azerbaycan’ı bırakıp annesiyle geldiği Türkiye’ye yerleşmiş. Ve o yıllarda okul arkadaşları tarafından dışlanmış. Ancak bunu hırs yapıp okul hayatında üstün başarıya ulaşan Nesrin Cavadzade; “O günlerde ana dilim Rusça olduğu için bana Nataşa bile diyorlardı. En az bir Türk kadar iyi Türkçe öğrenmeliydim ve öğrendim. Liseyi birincilikle bitirdim, üniversite sınavında da çok yüksek bir puan aldım. Seçimimi sinemadan yana kullandım. Ama bugün bile bazı kokoşlar bana ‘Benim masözüm de Azeri’ diyebiliyor” diyor.

Sizin hikayeniz nerede başlıyor?

1982’de Bakü’de doğdum. Yedi kuşak Azerbaycanlı’yız. Ailemde neredeyse herkes doktor. Ekonomist olan babamı küçükken kaybettik. 11 yaşına kadar çocukluğum, Sovyet vatandaşı olarak, Azerbaycan’da geçti.

Yolunuz nasıl Türkiye’ye düştü?

Azerbaycan’ın Ermenistan’la Karabağ Savaşı patlak verdi. Savaş ailemi pek etkilemedi ama genel olarak ülkede durum çok bozuldu. İnsanlar geleceğe tereddütle bakmaya başladı. Annem o yıllarda bizim Türkiye’ye taşınmamızın daha iyi olacağına karar verdi.

Siz çok küçükmüşsünüz.... Ne hissetmiştiniz?

Çok mutsuz oldum. Anneannemden, dedemden ayrılmak çok zor geldi. Günlerce gecelerce ağladım. Ama sonuç değişmedi ve taşındık.

 

Geldiğinizde ne oldu?

Annemin de Türkiye’de yaşaması büyük problem oldu. Çünkü biliyorsunuz, hukukçular ve doktorlar kendi ülkelerinde mesleklerini icra edebilirler. Başka ülkelere gittiklerinde mutlaka denklik belgesi almaları gerekir. Annem de doktor, Türkiye’de denklik belgesi için yeni bir eğitimden geçmek zorundaydı. Annem buna çok tepki gösterdi ve “Bu yaştan sonra öğrenci gibi dersi mi dinleyeceğim” diyerek turizm okumaya karar verdi. Boğaziçi’nde turizm okudu fakat doktorluktan vazgeçemediği için Çapa Tıp Fakültesi’nden denkliğini de aldı.

Dil problemini nasıl hallettiniz?

Sovyetler Birliği yıkılmadan önce devletin resmi dili Rusça’ydı ve büyük şehirlerde yaşayanlar Rusça konuşurdu. Biz de asimile bir Azeri ailesiyiz. Azerbaycan’da Rus okuluna gidiyordum. Azerice zaten pek konuşulmuyordu. Azeri olduğumu ancak Türkiye’ye geldiğimde keşfettim. Azerbaycan’da ilkokul dördüncü sınıfı bitirmiştim. Annem Türkçe öğrenemeyeceğimi düşünerek Türkiye’de beni dördüncü sınıfa kaydettirdi. Sene kaybım oldu. Annenim düşüncesinin aksine Türkçe’yi çok hızlı öğrendim. 6-7 ay sonra bir Türk kadar iyi Türkçe konuşmaya başladım.

Soranlara “Ben Rus’um” mu diyordunuz?

Rus’tan ziyade daha kimliksiz bir anlayışımız vardı. Nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nda “Sen kimlerdensin?” dediklerinde, “Türküm, Kürdüm, Çerkezim” demek yerine “Ben Müslüman’ım” deniliyormuş. Bizde de daha belirsiz bir kimlik anlayışı vardı. Ben de “Sovyet vatandaşıyım” diyordum. Etnik köken anlayışım yoktu.

Evde Azerice konuşulmaz mı?

Konuşulur ama bir kelime Azerice’yse dört kelime Rusça olur. Bütün resmi dairelerde Rusça konuşulduğu için kimse kendi dilini öğrenemiyordu.

Gelince hangi okula başladınız ve ilk gününüz nasıldı?

Annem beni önce Cent Koleji’ne verdi, Bilgi Lisesi’ne geçtim, ardından da Şişli Terakki’de okudum. Okuldaki ilk günüm maalesef felaketti. Tek kelime anlamıyordum. Öğretmen de sorularına cevap vermediğim için çok kızıyordu. Kendimi inanılmaz yalnız hissettim. Türkçe’yi en az bir Türk kadar iyi öğrenmeliyimdim. Dili çok iyi öğrendim. Ama yeni sorunlar başladı.

Ne gibi?

Şöyle bir travma yaşadım. Annemden başka çevremde kimse yoktu. Bayramlarda çok ağlardım. Herkes el öpmeye giderdi. O kadar özenirdim ki... Arkadaşlarım aile büyüklerine gittiklerini anlatırlardı. Kelimeleri yanlış söylediğim için benimle dalga geçerlerdi. Esprileri anlamıyordum. Ben de onlarla gülmek istiyordum ama neye güldüklerini bilmiyordum bile!

Türkiye’de bir kadın Rus ise ne yazık ki farklı anlamlar çıkarılır, bunu hissettiniz mi?

Evet. Bir gün ortaokulda ‘Ana dilim Rusça’ deme gafletinde bulundum ve dışlandım. Rus kadınlara bakış açısı burada farklıydı. Çok güzel bir Rus ismi olan, Nataliciğim anlamına gelen Nataşa başka bir anlama geliyordu. Burada ise o isim eşittir ...’ydu. Bu nedenle beni ismimle değil, sadece ana dilim Rusça dediğim için, Nataşa ismiyle çağırmaya başladılar.

Sadece size mi yapılıyordu bu?

Okulda çok azınlık vardı. Onları da rahat bırakmıyorlardı. Çocuklar çok acımasız olur ya... Bana karşı da çok acımasızlardı. En yakın arkadaşım Rum’du. Adı Elana’ydı. Türkten hiçbir farkı yok. Buna rağmen “Yunanistan’a git” derlerdi ona.

Bu dışlanma sizi ne yönde etkiledi?

Her gün eve ağlayarak dönüyordum. 3 yıl boyunca bu böyle sürdü. Liseyi birincilikle bitirmem hiç de tesadüf değil anlayacağınız. Çünkü ben en az onlar kadar iyi olmalıyım dedim. Kimse benim yabancı olduğumu anlamasın istedim.

Bugün de bu tip dışlanmalarla karşılaşıyor musunuz?

Aslında Rusça dünyanın en güçlü edebiyatına sahip bir dil. Gurur duyulacak tonlarca şey var. Ama bugün Azeriyim dediğimde kokoşun biri bana “Benim masözüm de Azeri” diyebiliyor. Benim anneannem 30 senelik doktor. Onun anneannesi belki de okuma yazma bile bilmiyordu, neyin üzerinden beni aşağılamaya çalışıyor?

Sovyetler Birliği ve sosyalizm sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?

Sanırım ben sosyalizme romantik bir şekilde bakıyorum. O zamanlar Türkiye’de sosyalizme karşı kötü bir algı vardı. Sosyalizmden bu kadar korkulmasına şaşırıyordum ve anlamıyordum. Benim hissettiğim, sosyalizm bana çok şey kattı. Benim kimseden üstün olmadığım, kimsenin de benden üstün olmadığını öğrendim. Bu nedenle kimseye ‘Benim masözüm de Azeri’ diyemem ben.

Kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?

Türk’ten farkım yok. Tamamiyle entegre olabildiğim bir zamandayım. Kendimi bu topraklara ait hissediyorum. Ama Bakü’ye gittiğimde de kendimi oraya ait hissediyorum. Aslında ben dünya vatandaşıyım.

Oyunculuk hayatınıza nasıl girdi?

Şişli Terakki Lisesi’ndeyken tiyatro koluna yazıldım. Böylece yavaş yavaş mesleğim şekillenmeye başladı. Tiyatro kolu bana çok cesaret verdi. Orada oyunculukla ilgili bir şey yapabileceğimi hissettim. Ailedeki herkes gibi benim de çok iyi çizim kabiliyetim vardı. Ve resim okumak istedim. “Ressam olayım tiyatroya da kurslarla devam ederim” diyordum. O yüzden ÖSS’yi hiç önemsemedim.

Sonra?

Tek bir test bile çözmememe rağmen liseyi birincilikle bitirdim ve ÖSS’den çok yüksek bir puan aldım. Dershaneye sadece bir ay gittim. Orada tanıştığım bir arkadaşım (Vuslat) bana “Resim okuyacağına hareketli resim oku, sinema oku” dedi. Böylece Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’ne girdim. Ve Vuslat da sınıf arkadaşım oldu. Üniversiteye girdiğim sene de Şahika Tekand’ın Stüdyo Oyuncuları’na kaydoldum.

Sizin konservatuarlılardan farkınız ne?

Hem kamera arkasını hem de kameranın önünü çok iyi anlarım. Benden bir şey talep edildiğinde nerede ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyorum. Ama sinema mı tiyatro mu derseniz tercihim sinema oyunculuğundan. Ayrıca samimi olabilme yeteneğim var. Oyun oynamama rağmen oyun oynar gibi bir havam yok. Herkes ‘Bir oyuncunun er meydanı tiyatrodur’ der, ben böyle düşünmüyorum.

Sizi oyuncu olarak kim keşfetti?

Yönetmen Cemal Şan keşfetti diyebilirim. ‘Dilber’in Sekiz Günü’nde onunla çalıştık. Cemal Şan ‘Dilber’in Sekiz Günü’nde oynadığım roldeki bakışım için bir hikaye yazacağını söyledi. Buradan da ‘Acı’ filmi doğdu. Bu filmlerden önce ‘Yersiz Yurtsuz’ adlı dizide ve Hüseyin Karabey’in ‘Gitmek’ adlı filminde oynadım.

‘Dilber’in Sekiz Günü’ adlı filmdeki Dilber rolüyle geçtiğimiz yıl, 3. İpekyolu Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü aldınız. Şimdi de Atv’nin sevilen dizisi Samanyolu’nda Melek rolünde oynuyorsunuz ve gittikçe kariyerinizde yükselmeye, dikkat çekmeye başladınız. Acaba Bakü’de olsaydınız buradaki fırsatları kaçırır mıydınız?

Daha mı iyi olurdu onu bilmiyorum ama bu topraklar beni çok besledi. Türkiye hayallerimi gerçekleştirmeme fırsat verdi. Bakü’deki okul arkadaşlarıma bakıyorum. Kimse kendi potansiyelini kanıtlamış gözükmüyor.

RÖPORTAJ: MERVE ÖZAYTEKİN

[email protected]

4