Bartholomeos kamuoyunu kazandı...
24 Aralık 2009

Patrik Bartholomeos’un son demecini günlerdir tartışıyoruz. Doğrusu, bundan daha etkili bir çıkış, bir dikkat çekiş olamazdı. Patrik müthiş bir PR (halkla ilişkiler) başarısına imza attı. Başbakan’la defalarca konuşsa, Milli Eğitim Bakanı’ndan onlarca defa söz almış olsa dahi, bu kadar etkili olamazdı. Demecin ilk duyulduğu günden bu yana çıkan bütün gazeteleri okudum. TV, haber programları ve haberlerini izledim, demeçleri inceledim.

Sonuç çok net:

* Patrik, sözleriyle kamuoyunun dikkatini çekmesini bildi. Ruhban Okulu’nun açılması konusunu gündemin en tepesine yerleştirdi.

* Patrik, hiç beklenmedik oranda kamuoyundan destek aldı. Medyada geleneksel şekilde Patrikhane’yi Şeytan İmparatorluğu olarak gören hakemler dahi, anlayışlı davrandılar, Ruhban Okulu konusunda devletin haksız bir tutum takındığı kabul edildi.

* Patrik’e tepki gösteren siyasiler dahi ses tonlarını indirmek zorunda kaldılar. Ayrıca hiçbiri de ikna edici olamadılar. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı ilk tepkili açıklama pek kabul görmedi. Öyle ki, Başbakan dahi son derece yumuşak davrandı. Olayı büyütmedi, Davutoğlu’nun gerisinde kaldı.

Şimdi top, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’da

Peki bu gürültüden sonra ne olacak?

Yine eski tas, eski hamam mı kalacak?

Ruhban Okulu’nun açılması için hiç adım atılmayacak mı?

Top artık Çubukçu’da. Bakalım hemen devreye girecek mi?

Bu arada bir not daha... Yapılan tartışmalardan memnuniyet duymamak elde değil. Örneğin, en güzeli Ahmet Hakan’ın CNN TÜRK’teki “Tarafsız Bölge”sinde konuşan Rum cemaatinin günlük gazetesi Apogevmatini’nin Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasiliadis idi. Türk kökenli bir Yunan vatandaşı acaba herhangi bir Yunan TV’sinde hakkını böyle koruyabilir miydi, bilemem. Mihail Vasiliadis’i tebrik ederim. Dibine kadar Türk vatandaşı olduğunu gösterdi.

Bu vatanda düzgün adam kalmadı mı?

Gördüklerime, okuduklarıma inanamıyorum. Son birkaç yıldır tanıklık ettiğimiz gelişmelere baktıkça içim ürperiyor. Meğer “korku imparatorluğunda” yaşıyormuşuz da, haberimiz yokmuş.

Bugün karşımıza çıkan manzara korkunç. Darbe hazırlayıcılarından çeşitli komploculara, siyasi çetelerden adi suç çetelerine kadar, müthiş bir yeraltı dünyasında yaşıyormuşuz. Kimi doğru, belki kimi abartılı suçlamalar dahi olsa, ardı ardına çıkan soruşturmalaroperasyonlar bambaşka bir Türkiye’nin, yüzlerce gizli hücre ve eli silahlı etrafta koşturan binlerce insanın varlığını ortaya koyuyor.

Son hale bakın lütfen:

Ergenekon çerçevesinde yayınlanan iddianamelerin büyük bir bölümünü yeterli delil olmadığından dolayı kenara bıraksak dahi, somut delillere dayananlar yetiyor. Açıkça darbe yapmak için insanlar örgütlenmişler.

- Ermeni karşıtı, Hıristiyan karşıtı, Rum karşıtı dernekler kurulmuş, bunların bir bölümü silahlı örgütler organize etmiş. Hrant Dink böyle öldürülmüş, rahip Santoro ve misyoner çalışma yapıyorlar diye insanlar katledilmiş. Bütün bunlar da, jandarma veya polisin gözü önünde olmuş. Onlar da seyretmişler.

* “Vatan bölünmez” sloganıyla Kürtleri vurmak için çeteler oluşturulmuş, insan avına çıkılmış.

* Bir de güvenlik güçlerinin katıldıkları ve soyguna dönük faaliyetler var. Kurban derisi skandalından tutun emniyet amirlerinin karıştıkları çetelere kadar, hemen her gün bir başka operasyonla karşılaşıyoruz.

* Bütün bunlara PKK’yı, onun yan örgütlerini, şeriat adına silahlananları, Taliban ve El Kaide’cileri eklemeyi unutmayalım.

Nedir bu, nasıl düzelteceğiz?

Bazen gazete ve TV haberlerine baktıkça, Türkiye’yi elinde silahla oradan oraya koşturan, birbirini öldüren veya orayı burayı soymaya çalışan insanların yaşadığı bir ülke gibi görüyoruz. Başka ülkelerde de, belki aynı olaylarla karşılaşılıyordur. Ancak, herhalde bizdeki boyutlarda değildir. Peki düzeltebilecek miyiz?

Geriye dönüp 1970’leri, 1980-90 arasında yaşadıklarımızı hatırlayınca, “Bunlar da geçer” diyorum. Yine de çok rahatsızlık duyuyorum.