Bana 'duayen' diyeni vururum

Ali Poyrazoğlu ile aşkı, işi, hayatı konuştum; Bir soru sordum, cevabı başka soruları getirdi... Sohbet derinleşti, renklendi, zenginleşti... Sordukça anlattı, ben kayboldum

Bana 'duayen' diyeni vururum

RÖPORTAJ: SAYIM ÇINAR

[email protected]

Niye dizilerde oynamıyor ve daha büyük kitlelere seslenmiyorsunuz?

Son olarak 55 bölümlük ‘Aile Bağları’ adlı dizide oynamıştım. Diziyi ben yazdım, yönettim ve oynadım. Diziler makul bir süreye inerse tekrar oynayacağım. ? Sinema sektörüne nasıl bakıyorsunuz? Ufukta yer alacağınız filmler var mı? Hem ticari hem de sanat filmlerinde müthiş bir gelişme var. Bu çok sevindirici. Bu yaz iki film yapmayı düşünüyorum. İkisi de komedi. İstanbul ve Gökçeada’da çekeceğiz. Birinin yapımcısı Sinan Çetin, yönetmeni benim.

En sevdiğiniz oyuncular kim?

Oyuncular üçe ayrılır: İyi oyuncular, kötü oyuncular, kendini oyuncu sananlar. Müşfik Kenter, Yıldız Kenter, Türkan Şoray, Nilgün Belgün, Oya Başar, Bülent Kayabaş, Şebnem Bozoklu hakiki iyi oyunculardır.

“Sevdiğimiz insanı özgür bırakmalıyız”

‘Gölgede Muhabbet’ adlı TV programınız var. Programınızı tiyatro sahnesine çevirdiniz. Bunu nasıl başardınız?

Programı yaparken fark yaratmak istemiştim. Talk show’lardaki geyik muhabbetinden sıkılıyordum. Televizyonun stüdyo dekorunu kullanmak istemedim, kendim yaptım. İnsanı rüya alemine sürükleyen, zihinleri düşle gerçek arasına sürükleyen bir dekor olsun istedim. Farklı tiyatro salonlarından getirttiğim koltukları yerleştirdim stüdyoya. Eski oyunumun dekorunu söktüm, götürüp stüdyoda kurdum. Diğer oyunlardan getirttiğim kuklaları da koydum.

Tiyatroda seyirci karşısına nasıl samimi çıkıyorsanız, stüdyoda da öylesiniz. Samimi olmayanları reddediyorsunuz.

Reddediyorum demeyelim de... O tip insanlarla program yapmak istemiyorum. Kendini açabilen, samimi olabilen, sağlıklı tepkiler veren insanlarla seyircinin karşısına çıkmak istiyorum. Programda kendiniz de karşınızdaki konuklarınız da samimi olmalı, seyirciyle içtenlikli ilişki kurmalısınız. Yoksa sizi ciddiye almazlar, başka kanalı açarlar. Her işte samimiyetin çok önemli bir iletişim unsuru olduğuna inanırım. Özel yaşamımda bile samimi, içini açabilen, düşündüklerini söyleyen, paylaşmaktan hoşlanan ve risk alan bir insanım. Bazen antipatik olmayı göze almak gerekiyor bir şeyler söyleyebilmek için, yalnız kalmayı becerebilmek gerekiyor. Yalnız kalmanın en kötü türü; yaptığınız işin görmezden gelinmesi. Görmezden gelmek çok sinsi bir saldırı yöntemidir. Bunlara karşı şerbetli olduğum için umurumda değil.

Geçenlerde ekranda bir cümlenizden çok etkilendim: Birisini değiştirmek, aşığınızı değiştirmek çok zordur. İnsanları öylece bırakın, onların üzerinde oynamayın, bir insanı olduğu gibi sevin...

Karşımızdakini o haliyle seviyoruz, sonra onu değiştirip kendimize uygun başka bir şey çıkarmaya çalışıyoruz. Bu esnada başlayan sürtüşmeler sevginin solup gitmesine sebep oluyor. Bu nedenle insan gerçekten seviyorsa, sevdiğini özgür bırakmalı. Zaman içinde zaten herkes değişiyor.

“Depresyon değil gönül yorgunu”

 ‘Tamamla Bizi Ey Aşk’ isimli kitabınız çok sattı. ‘İçimdeki Timsah’ adlı kitabınızın da Fransızca basımı yapıldı.

‘İçimdeki Timsah’ Fransa’da yayınlandı ama Türkçe baskısının birebir eşi değil; Fransızca basımda ‘Tamamla Bizi Ey Aşk’ isimli kitabımdan da birkaç bölüm kullanıldı.

Türk aşkla, Fransız aşk arasında benzerlikler var mı?

Her ülkenin beslendiği manevi kaynak, yaşam biçimini ve yaşamın en önemli unsuru olan sevgiyi, aşkı etkiler. Biz kendimize göre yorumlayarak gönül ilişkilerimizin bizi alıp götürmesine izin veririz. Bu yüzden kitabı yazarken Mevlana’dan bir alıntı yaptım. Mevlana’nın türbesinin kapısında yazılıdır; “İnsanlar buraya eksik olarak girerler, tamamlanmış olarak çıkarlar.”...  Sevginin bizi tamamlayan bir unsur olduğunu düşünüyorum. Ama onu her ülkenin insanı farklı yorumluyor. Aşkı bize adapte ederek anlamaya çalışmak daha doğru olur. Mesela bir profesör diyor ki; “Adapte etmeliyiz, mesela depresyon sözcüğü bizde çok kabul görmüş bir sözcük değil, çünkü biz bir arada yaşayan, aile ilişkileri girift olan, farklı insan ilişkilerini sürdüren bir toplumuz. Bu nedenle bizde depresyon yerine gönül yorgunu tanımını kullanmak daha uygundur”... Bence bu çok güzel bir tanım, mükemmel bir uygulama.

Yeni yayınlanan iki kitabınızın da ortak noktası samimiyetle ve eğlenerek yazılmış olmaları.

Bu röportaj yayınlanana kadar bu sayı 4’e ulaşabilir, çünkü tükenmiş olan ‘Ödünç Yaşamlar’ ve ‘Bir Sen Kaldın Yalnızlık Gelince’ isimli kitaplarımın yeni basımları yapıldı. Yakında bu eserlerim de kitapçılara ulaşacak.

“Bizde köşe yazarları birbirini çekiştiriyor”

Bir röportajınızda “Yaşamak için ayağa kalkmadıkça yazmak için masaya oturma” demiştiniz.

Bu, benim çok inanarak söylediğim, hatta temel prensin edindiğim bir söz. Hatırlattığın iyi oldu.

Gazetelerde sizin gibi isimleri görmek istiyoruz. Sizce neden ülkemizde sıcak ve samimi köşe yazarlarının sayısı bu kadar az?

Bu fikrine katılıyorum. Bu konuda konuşma hakkım olduğuna da inanıyorum, çünkü 3 yıl Hürriyet’te mizah köşesi hazırladım, 2 yıl Yeni Yüzyıl’da köşe yazıları yazdım. 12 yıl da Sabah’ta yazılar kaleme aldım. Nereden baksan, emekli olabilecek kadar bir süre devam etmiş gazetecilik kariyerim var. Doğrusu; araştırmacı bir gözle okuduğunuzda, herkesin, binbir kere konulmuş teşhisleri yenilediğini görürsünüz. Köşe yazılarında hiç çözüm önerisi veya yaratıcı cevap görmüyoruz. Medya, okuyucuya ümit vermiyor, iç açmıyor. Bir de çok fazla kavga ediyorlar kendi aralarında, birbirleri aleyhinde yazan çok kişi var. Bu kavgalardan, çekişmelerden dolayı gazete kağıdından insana ulaşan çok kötü bir elektrik var. Gündemi takip etmek için her sabah 8 yerli, 2 de yabancı gazete okurum.

“Aşk her gün yeniden keşfedilmeli”

Güzel kahkahaların arka penceresinde mutlaka bir öykü, bir acı, bir yaşanmışlık vardır... Siz de böyle düşünmüyor musunuz?

Ben çok gülen ve güldüren bir insanım. En ciddi işleri yaparken, anlatırken bile eğlendirebilen biriyim. Kahkahanın aklı devreye soktuğunu düşündüğüm için, mizahi bir yaklaşımla meselelerin arkasını görmeye çalışırım. ‘Küçük Prens’ adlı kitapta Exupery der ki; “Aslolan göze görünmez”. Aslolanın sesi de yoktur, belki sessizliğin ardına gizlenmiştir. Onu keşfedebilmek için oynarken, okurken, izlerken yaratıcı zekayı devreye sokmak gerekir. Bir Alman atasözü de der ki; “Bilmediğini göremezsin”. İki sözü birleştirelim: Aslolan göze görünmez, bilmediğini göremezsin. Demek ki aslolanı görebilmek için bilgiyi devreye sokmak gerek. Bilgilenebilirsen, öğrenebilirsen, hazırlık yaparsan Hızır imdadına yetişir, o zaman da huzur olur. “3 H” diyoruz buna; hazır, Hızır, huzur.

‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ mesela. Ne zaman izlerseniz izleyin sizi kalbinizden vuran bir film olduğunu düşünmüşümdür.

Birçok film var böyle; Fellini’nin ‘Amarcord’u mesela. Rimbaud der ki; “Aşk yeniden keşfetmek içindir”. Aşk her gün yeniden keşfedilmelidir. Aşk, her gün kendinle, hayatınla ve sevgilinle olan ilişkini yeniden keşfetmeni sağlayan bir enerjidir, bir güçtür. Bu enerjidir insanı onca kötülüğe rağmen sağlıklı ve güçlü bir şekilde ayakta tutan.

Siz sevginizi nasıl gösterirsiniz?

Sevgili olacaksam sevgili, arkadaş olacaksam arkadaş, dost olacaksam dost olacağımı net biçimde ifade ederim. Duyguları saklamayı, ilişkilerde planlı programlı yaşamayı tercih etmiyorum. İçten, açık olmanın sanat ve iş yaşamımda çok doğru olduğunu düşünüyorum. O şeffaflık bir prizma, sevgiyi, ilgiyi, bilgiyi ve aşkı yansıtıyor.

“Acıların en büyüğü aşk acısı” diyen var. Kimi de “Dünyanın en büyük acısı insan dramıdır” diyor.

Dünyada yaşanan siyasal çalkantılarda yaşam biçimlerinin tahrip olması, kültürlerinin yok olması, maruz kalınan göçler, sürgünler, doğanın acımasızca katledilmesi ve doğal afetler karşısında insanların yaşadıkları çaresizlikler düşünülürse benim bireysel acım, aşk acım büyüktür, diyemiyorum. Çok daha büyük acılardır bizi derinden etkileyen. Ama o acıların da bizi pişirdiğini, daha dayanıklı kıldığını, daha ağırbaşlı ilişkilere hazırladığını biliyorum.

“Çok hızlı ilerleyen bir çok şeyi ıskalar”

Tiyatro konusunda bir duayen olduğunuzu düşünüyorum...

Bana duayen deme, seni vurdururum. Duayen, işi bitmiş adamdır. Ben hâlâ oyuncu olduğumu düşünüyorum.

Nilgün Belgün’le birlikte geçen yıl oynadığınız ‘İyi Günde Kötü Günde’ adlı oyununuz, Şişli’deki Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda tekrar sahne aldı. Bu oyun çok sevildi. Evliliklerin çok kolay çatırdadığı günümüzde bu konuyu işlemesi yüzünden sanırım.

Evliliği sorguluyoruz, evet. İnsanlar evlilikte birbirlerine neden ikinci, üçüncü şansı vermekten çekiniyorlar, niçin buna cesaret edemiyorlar? “Tamam, buraya kadar, ben onu biliyorum, o beni biliyor, yürümedi ilişki, burada keselim” dedikten sonra başkalarıyla yeniden başlayıp aynı düğümlenme noktasına gelmek yerine, birbirlerine şans tanıyıp karşılarına çıkan o duvarı yıkmayı, o duvarın arkasına geçmeyi öğrenmeleri gerekir. Krize giren ilişkilerin, özen gösterilerek, anlayışla, ilgiyle tamir edilebileceğine ve bunun için insanların birbirine şans vermesi gerektiğine inanıyorum. Bunun için bu oyunu yazdım. Seyirciyle iyi iletişim kurduk ve bu sayede hoş sonuçlar aldık. Bu beni çok mutlu ediyor.

Bir sonraki projeniz?..

Magazin medyası ve paparazziler hakkında yeni bir oyun hazırlıyoruz. İnşallah soğukkanlılıkla karşılanır.

Medyayı eleştirecek misiniz?

Eleştirmiyoruz, yargılamıyoruz, olduğu gibi anlatıyoruz. Seyredenler kararı verecek. “Bu budur, böyle oluyor, bu işin sadece bir tarafı yok, sadece gazeteler bazı insanları çekip basmıyorlar, o insanlar da basını ne şekilde kullanıyor” gibi şeyleri anlatan bir oyun hazırlıyoruz.

Size 24 saat yetiyor mu?

Tabii ki hayır, kime yetiyor ki? Ama şunu söylemeli; daha yavaş bir hayat, daha yavaş bir hayat... Her anı doğru dürüst yaşamasını bilmek için, yaptığın her işin tadına varabilmeyi öğrenmek, bunu özümsemek gerekiyor. Çünkü hızlı ilerlerken birçok şeyi ıskalıyor insan. Ben çok şey yaparım ama hızlı gitmem. Tadını çıkararak ilerlerim. Her an kendimi ve sevgilimi yeniden keşfetmeyi, buna zaman ayırmayı severim.

Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz?

İş arıyorum. İş yok, güç yok, ne yapıyorum ki ben? Bir tiyatrom var, onu yönetiyorum, oynuyorum. Televizyon programı yapıyorum. Maltepe Üniversitesi’nde hocalık yapıyorum. Dört kitabım yayımlandı. Görüyorsun, işim yok, gücüm yok. Hayatım eğlence. Bütün işlerimi eğlenerek yapıyorum (gülüşmeler)...

‘Muhteşem Yüzyıl’a tavır hem haksız hem yanlış’

Show TV’de yayınlanan ‘Muhteşem Yüzyıl’ adlı dizi çok tartışılıyor. Sizin fikriniz ne?

Diziyi seyretmedim ama tarihi kitaplar ve diziler konusunda bizim gereksiz ve çok hamasi bir hassasiyetimiz var. Sonuç olarak anlatılan, tarihle ilgili öykülerdir. O insanları birileri böyle anlatır, başkaları da başka türlü anlatır.

Yapımcılarını ve yönetmenini hedef haline getirdiler.

Çok yanlış. Bir diziyi, bir sanatçıyı hedef göstermek ilkel bir tavır. Belki zaman içinde aşmayı, bunların tarih konusunda yapılmış eğlencelik işler olduğunu öğrenebiliriz. Eskiden böyle değildi, toplum gereksiz biçimde hassasiyet gösterip manalı manasız tavır sergilemeye başladı. Yıllarca bir sürü tarihi film çekildi Türkiye’de, pek çoğu da dandik filmlerdi. Ermişlerle, Osmanlılarla, Bizanslılarla, dini konularla ilgili bir sürü tarihi film yapıldı. Neden şimdi böyle bir hassasiyet gösterildi? Bence bu haksızlık. İsteyen seyretsin, istemeyen seyretmesin. Dizi ve film, bir sanat ürünüdür, yorumdur.

(05.02.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)

6