Bakışlar hızla Türkiye'ye dönüyor...
20 Ekim 2010

Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün (IFRI) Fas’ın Marakeş kentinde düzenlediği üç günlük büyük konferans, hangi açıdan bakılırsa bakılsın dünyadaki büyük değişimi gösterdi.

Artık eski düzen yok.

Amerika ve Avrupa’nın hepimize tepeden bakan, “Fazla kafanızı yormayın, biz ne dersek onu yapın” diyerek dünyayı yönettikleri dönemler artık geride kaldı.

Yeni bir düzen aranıyor.

Yeni bir yönetim şeklinin peşinde koşuluyor.

Hemen her konuda dengeler değişiyor.

Artık eski sömürgelerkoloniler kendi kurallarını koymaya çabalıyorlar. Zenginler ile fakirler adeta yer değiştiriyorlar. Kimin daha güçlü olduğu, geleceğin gerçek süper güçleri tartışılıyor.

[[HAFTAYA]]

Türkiye de, kendi yerini arıyor...

Yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve Türkiye de bu yeni düzende kendi yerini arıyor.

Konferansta benim yönettiğim panelde, Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Fu Wing, Kemal Derviş, Hindistan’ın eski Ankara Büyükelçisi ve Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı Kanwal Sibal, Amerika eski Başkanı Clinton’ın Hazine Müsteşarı Stuart Eizenstat ve Rus Fyodor Lukyanov konuştu.

Kemal Derviş, Türkiye’yi anlatırken son derece önemli bir noktaya değindi ve eksen kaymasından şikayet edenlerin yanlışlığına dikkat çekti.

Konferans boyunca konuştuğum uluslararası uzmanların hemen hemen tamamından aynı sözleri duydum: “Türkiye, İslam dünyasına yakınlaşabilmek için Müslümanlığını eskiye oranla daha fazla ön plana çıkarıyor. Bunu anlıyoruz ancak sorulan soru bu yaklaşımın duracağı nokta ile ilgili. Malezya modeline dikkat ederseniz ne demek istediğimizi anlarsınız...”

Ben konuşmalarımda, Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’yi bir İslam cumhuriyetine dönüştürme gibi bir niyetini göremediğimi anlattım ancak din unsurunun nereye kadar gidebileceği konusunda hiçbir tahminde bulunamadım.

Kimse de böyle bir tahminde bulunamaz.

Türkiye bölgesinde “yükselen bir güç” olarak görülüyor. Artık eski Türkiye yok. İlgiyle ve önem verilerek izleniyor. Ancak nereye gittiği ve ne yapmak istediği anlaşılamıyor.

Türkiye artık kendini daha iyi anlatmalı...

Konferans koridorlarında konuşulanlara baktım, başka ülkelerdeki tartışmaları izledim ve uluslararası medyada yazılıp çizilenleri okudum. Türkiye’nin yeni yaklaşımı konusunda kendini anlatmak gibi önemli bir sorunu bulunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Eksen mi kayıyor?

Kayıyorsa bu ne anlama geliyor?

Eksen kayması yoksa, politik yaklaşımlardaki farklılıklar nereden kaynaklanıyor?

Bunlara yanıt verme zamanı geldi de geçiyor bile.

Başbakan ve Dışişleri Bakanı, eksen kayması konusunda çok duyarlılar. Konu açıldığında sinirleniyorlar. Onların yerinde olsam, IFRI Başkanı Thierry de Monbrial ile Kemal Derviş’ten uluslararası kamuoyunu yönlendiren önemli siyasi ve medya devlerini bir araya getirecek büyük bir konferans organize etmelerini rica ederim. Zira her ikisinin güçleri bir araya getirilebilirse, çok etkili bir çalışma gerçekleştirilebilir.

AK Parti iktidarı kızacağına ne yapmaya çalıştığını anlatabilse, çok daha iyi olur.

Özcan’a mesaj: Domatesin genleri bozulamazmış!

Konferansın bir bölümü gıda sağlığı ve gıda güvenliğine ayrılmıştı.

Uluslararası alanda bu konudaki uzmanlar bir araya gelmişlerdi. Bir bölümü bio-kimya alanında, diğer bir bölümü de gıda konusunda tanınmış isimlerdi. İlgilenen olursa, birkaç isim de verebilirim: Philippe Chalmin (Paris Dauphine Üniversitesi), William Reilly (Climate Works Vakfı Başkanı), Christian Brechot (Merieux Enstitüsü Bilimsel Araştırmalar Bölüm Başkan Yardımcısı), Chris Viehbacher (Sanofi Aventis Başkanı).

Bu konuyu neden açtığımı da anlatayım.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan bir konuşmasında, birilerinin başka ülkelere ihraç ettikleri domatesin genleriyle oynayarak istedikleri ülkede ölümcül hastalık salgını yaratabileceklerini söylemişti. İsim vermeden Amerika ve İsrail’i işaret etmişti.

Ben de bir yazımda, Özcan hocanın iddiasını değil de, böyle bir komplo teorisine değer vermesini eleştirmiştim. Ancak bu işin olabilirliği konusunda da kafamda bir soru işareti doğmuştu doğrusu. Hoca benim de kafamı karıştırmıştı.

Konferansta bunca uzmanı bir arada bulunca her birine teker teker sordum:

“...Domates genleriyle oynanıp ölümcül salgın yaratılabilir mi?”

Sorduğuma pişman oldum diyebilirim.

Genelde gülücüklerle karşılandım ve hemen ikinci soru da “Hangi ülkedensiniz?” oldu. Türk olduğumu söyleyince de “Bu komplo teorisi sizin ülkeye de geldi mi?” yanıtı aldım.

Meğer bu söylenti bir süredir etrafta dolaşıyormuş. Ancak nereden çıkığı, kimin çıkardığı bilinemiyormuş. İşin garip yanı, böyle bir gen oynamasının imkansızlığı da bilinirmiş.

“...Bu konuda hemen hemen her gıda ürünü için aynı söylenti çıkarılıyor. Ancak bunun nasıl yapılacağı bilinmiyor. Lütfen böyle şeylere inanmayın...” diyen uzmanın mesajını YÖK Başkanı’na iletmeyi bir borç (!) bildim. Bu şekilde, aynı komplo teorisini başka yerlerde tekrar etmez de, başka kafaların karışmasına yol açmaz diye düşündüm...