'Ayrılık acısını, kendimi işe vererek atlatıyorum'

Tezgahtarlık, radyoculuk, ansiklopedi pazarlamacılığı... Ve sonra 'koşa koşa' girdiği müzik dünyası...

'Ayrılık acısını, kendimi işe vererek atlatıyorum'

Üç yıldır ara verdiği müziğe ‘Denizin Arka Yüzü’ adlı yeni albümüyle dönen Mirkelam hayallerini, aşklarını, hayatını sözlere döktüğü şarkılarıyla hep dinlendi, sevildi. Her türlü iddiaya gireriz ki bu röportajı okuyunca onu daha da çok seveceksiniz...

Haber: Nehir Çağrı

Yeni albümün ‘Denizin Arka Yüzü’ çıktı. Sözler sana ait, şarkılar yine Mirkelam tarzında. Ama albüm daha farklı. Bu farkı anlatır mısın?

Aslında hep birşeyleri değişik yapmak adına yola çıkıyorum. Albümüm; belli bir yaştan bugüne kadar edindiklerim, hayatıma verdiğim yönler, iç ruhuma getirdiğim duygular ve onların dışavurumu. Her yaşımda dış tepkilerin etkisinde düşündüklerim, hissettiklerim şarkı sözlerine dökülüyor.

Şarkı sözlerinden anlaşılıyor. Bir şarkında sevgilinden ayrılıp Muğla’ya yerleştiğini söylüyorsun. Bir diğerinde evlenmek istediğini anlatıyorsun.

Bunlar, anlık hisler sanki. Aynen öyle. Çünkü her sanatçı, şarkı sözü yazarken kendinden verir. Bu yüzden farklı, orijinal şeyler ortaya çıkar.

Ben de hikayelerimi şarkı sözlerine dönüştürdüm, öyküler yazdım albümde. Bir laf vardır; “Çok iyi olamazsan farklı ol” diye. Ben de hep onu yaptım. Ama tabii ki hayallerim, kurgularım da var şarkı sözlerinde. Bizi etkileyen, basit şeyler...

Ne bunlar mesela?

Sevgi=heyecan, ayrılık=üç gün uyumama.

Sence sevgi ve ayrılık, duygu anlamında bu kadar basit mi?

Reaksiyon olarak basit. Çünkü vücut her zaman o ilk acıyı yaşayamaz. Yaşarsa, o hastalık demektir.

Ama aşk ve ayrılık acısı başımıza geldiğinde her şey o kadar kolay olmuyor ki.

Benim için de olmuyor. Kendimi ondan alarak, yönlendirerek aşıyorum bu durumu. İşe veriyorum kendimi. Çünkü ayrılık acısını uzun yaşayarak bir şey üretemezsiniz.

Benimkisi kontrollü yalnızlık, kontrollü stres. Bunlar, her sanatçıda olması gerekenler. Ölümsüz bestekar Chopin de veremdi. Her zaman olmasa da o acıyı çekiyordu.

‘Kokoreç’ adlı şarkını hatırlıyorum. Tam da o dönemde Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde kokoreçin yasaklanması gündemdeydi.

O şarkıyı çok severek yapmıştım. Türkiye’nin ilk funk dans şarkısıydı. Politikayı çok sevmem ama genç halimle, biraz akıl ve politika ile yaptığım bir parçaydı. Belki bundan 5 sene sonra “Vay be, bir abimiz varmış, böyle bir şarkı yapmış” denir.

Zaten senin şarkılarında ‘dönüp dönüp dinleme’ durumu vardır.

Biraz da kullanılan müzik tipiyle ilgili. Daha çok klasik melodiler kullanıyorum, çünkü aklıma onlar geliyor. Şarkı sözlerimde de kalıplarım vardır. Bazı şarkılarda çok kafa karıştırsam da sade bir yere gelirim. Hayatımda da öyle. Kendimde veya başkasında karışık bir durum olduğunda sadeleştiririm.

Sesin, herhangi bir karışıklığa neden olmuyor ama. Urfalı olmanın, oranın havasının ve suyunun da etkisi var mı?

Olabilir. Babam Urfa-Birecikli, ben İstanbul’da büyüdüm. Ama oranın genini ve birçok özelliğini taşıyorum. Ah, ben bir de TRT televizyonu ve radyosu çocuğuyum.

Ben de “TRT çocuğuyum” derim. Güzeldi değil mi o dönem?

TRT FM’de sabah genellikle klasik müzik başlar, halk türküleri, alaturka, sonra pop müziğe geçer, ardından rock müzik olurdu. Nedense, o zamanlarda hepimizde her şeyden mutlu olma hali vardı.

‘Uçak korkum kalmadı’

Hayattan çok şey isteyen biri misin?

Bir şey istemiyorum aslında. Çok uzun yaşamayı değil, sağlıklı yaşamayı isterim. Allah hepimize kontrol edilebilir dert versin. Geçen yıl uçakla Avusturya’ya giderken çok büyük bir tehlike atlattım.

Hızla inişe geçtik. Daha sonra rotadan çıktığımız için pisti es geçtik, tekrar döndük. Ondan sonra ilk kez geçenlerde uçağa bindim. O korkuyu yenmesem çok büyük hastalıklara dönüşebilirdi.

Nasıl aştın korkuyu?

Üzerine giderek. Kendime sürekli korkmamayı tekrarladım.

Ağlatan türkü

Müzikle ilgili olarak çocukluktan kalma bir anın var mı?

Ankara’da, karlı bir havada bindiğim takside sevmiştim türküyü. Bozlak çalıyordu radyoda. İnanır mısın, o türküyü dinlerken ağlamış, epeyce kendime gelememiştim.

Yoksa sende memlekete dönüş çanları mı çalmaya başladı? Yaş ilerledikçe insanın toprağına bağlılığı artıyor mu ne?

Aslında o duygu en baştan beri var. Yüce Allah “Bulunduğun yerden ayrılma” diyor. Ayrılık hissinin kötü olmasının sebebi bu işte: Bulunduğun yerden ayrılmak. Gençken algılarımız farklı olduğundan bunları bilmiyoruz, sonra gerçekleri kavrıyoruz.

Duyan da seni yaşlı sanacak. Ama yaşlanmıyor gibisin.

Şu anda ölsem “Genç öldü” diyecekler (gülüyor). Sana yaşımla ilgili bir anımı anlatayım: Bostancı’da oturuyordum, Burgazada’ya taşındım. Adaya motorla geçerdim.

Bir kış günü, inşaat ustasıyla motorda seyahat ediyoruz... Bana dönüp “Sen de sakalları çok erken beyazlatmışsın” dedi. Bilse yaşımı (gülüyor)...

Sen ne cevap verdin?

“Yaaa, hiç sorma, bir gecede beyazladı” dedim.

Yaşını da sorayım.

45 küsur diyelim.

‘Kapı kapı dolaşıp ansiklopedi sattım’

Tamam, üç yıldır albüme hazırlanıyorsun ama başka ne yaptın?

Hayatım, hobilerim, hep işimle ilgili. Aslında jeofizik mühendisiyim ama... Onun dışında her işi yaptım.

Ne gibi?

Geçen gün, yaptığım işleri bir kenara yazarken buldum kendimi. Sekiz farklı işte çalışmışım. Önce bir giyim mağazasında... Ardından kimya fabrikasında... Radyoculuk yaptım, ansiklopedi pazarladım.

Ansiklopedi pazarlamak mı?

Telefonla randevu alıp evlere gidiyor, ansiklopedi satıyordum. O iş bana çok şey öğretti.

Ama çekingen gibisin. Pazarlamacılıkta zorlanmadın mı?

İçine kapanıktım, evet. Kapılarını çaldığım insanlarla konuşa konuşa nasıl anlaşılabileceğimi öğrendim. Duygularından ne çıkarım yapmam gerektiğini anladım. Çünkü hayat, anlaşma ve sözleşme üzerine.

‘Sözleşme’ demişken şarkı sözlerinde evlenmek isteğini tekrarlıyorsun.

Neden istemeyeyim ki? Çocuğum olmasını da isterim ama o doğduktan sonra kendi hayatınızı bir kenara atmak zorundasınız.

(10.08.2013 tarihli Cumartesi Postası ekinden alınmıştır.)