Ayıptır, bu komplo teorilerini bırakalım
15 Ekim 2010

Yaşadıklarımızı büyük bir hayretle izliyorum. Kıyametler kopuyor. Başbakan çıkıp “Toplumun kafasında kuşku kalmamalı” diyor ve savcıları harekete geçiriyor. Genelkurmay “Aman üstümüzde kalmasın” diye dosyayı yeniden açıyor. Tam bir komedi yaşıyoruz.

17 yıl önce hayatlarını kaybeden iki ismin etrafında öylesine bir spekülasyon yapılıyor, öylesine bir esrar perdesi örülüyor ki, işin esasını bilmesek inanıvermek işten değil. Ancak inanmayacağım ve bu oyuna gelmeyeceğim.

İlki dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın suikasta kurban gitmiş gibi muamele görmesi.

Ahmet Özal, 17 yıl sonra birden bire “Babamı öldürdüler” diye, garip bir senaryoyu yeniden önümüze koydu. 17 yılda en az 4-5 defa dinlemişimdir. Hiçbir somut veriye dayanmayan, tamamen tahminlere veya fantastik yakıştırmalara dayanarak ortaya atılan iddialar. Hiçbirinin de yeni bir yanı yok. Birden bire Turgut Özal’ın suikasta kurban gittiğini konuşur oluverdik.

[[HAFTAYA]]

Komplo meraklısıyız ya, değme keyfine gitsin. Medya da çok memnun, reyting ve tiraj alıyor. Özal’ın kalbinin durduğunu ve normal bir ölüm yaşandığını herkes biliyordu.

Özal’ın doktoru başta olmak üzere, o dönemlerde kimse suikasttan kuşkulanmamıştı. Sonradan bir şehir efsanesi işlenmeye başlandı ve bugünlere geldik. Hele dönemin Cumhurbaşkanlığı Basın Danışmanı Kaya Toperi’nin, “Limonata içti zehirlendi” şeklindeki iddialarla ilgili sözlerini dinleyince, insan bu spekülasyonların ne kadar temelsiz, ne kadar boş olduğunu anlıyor ve dehşet içinde kalıyor.

Toperi, Özal’ın yanı başındaki bir kişi olarak, kendi dahil herkesin aynı limonatadan içtiğini ve ölümünde hastaneye ambulansla götürüldüğünü söylüyor. Özal’ı sevenler, Semra Hanım ve Ahmet’e yalvarıp bu kampanyayı durdurmaya ikna etmeliler.

Eşref Paşa’yı derin devlet öldürmüş

Diğer efsane de, yine 17 yıl önceki bir uçak kazasında hayatını kaybeden dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis Paşa’nın olayı. Bu bir kaza değil, suikastmış. Paşa da, meğer gizli eller tarafından öldürülmüş. Parmaklar derin devlete dönüyor. Neredeyse, Genelkurmay’ın da suikastı örtbas ettiği söylenecek.

İnanılmaz komplo teorileri üretiliyor.

Uçağın yakınlarında görülen esrarengiz kişilerden tutun da, 17 yıl sonra aklı başına geldiği anlaşılan subaylar konuşur oldular. Birbirini tutmayan, ispatlanması imkansız soyut iddialarla ortaya çıkıyorlar.

Pes doğrusu. Oysa uçak kazasından sonra, Genelkurmay kendi yönünden, Jandarma da kendi için son derece dikkatli bir inceleme yapmış ve uçağın aşırı buzlanmadan düştüğünü saptamıştı. Yapmayın etmeyin.

Özal ve Bitlis adına efsaneler yazılıyor

Üstelik bir de ortak senaryo yazılıyor. Neden öldürülmüşler biliyor musunuz?

Efendim, her ikisi de Kürt sorununu çözme noktasına gelmişlermiş ancak gizli eller (derin devlet kastediliyor) tarafından öldürülmüşler.

Özal, federasyon planını devreye sokmak üzereymiş... Bu şekilde PKK bitirilecekmiş...

Eşref Bitlis Paşa’nın PKK’yı bitirme planları varmış hatta bunu bir rapor haline getirip Genelkurmay’a yollamış...

İşte tam bu aşamada öldürülmüşler!

Yapmayın etmeyin, ne Özal’ın ne de Eşref Bitlis Paşa’nın PKK’yı bitirecek, Kürt sorununu çözecek noktaya gelmiş, olgunlaşmış planları vardı. Kafalarında o döneme göre farklı sayılacak bazı fikirler, deneyimlerinin getirdiği birikimler söz konusuydu.

O kadar...

Özal, sorunu herkesten önce algılamış ve çok daha iyi anlamıştı. Kafasında genel bir kavram olarak, Türkiye’deki Kürtlere haklarını vermek, onları kucaklamak, Kuzey Irak Kürtleriyle de, gerekirse federasyona kadar varacak bir yakınlaşma vardı.

O kadar...

Eşref Bitlis’in de, bugün artık eskimiş olan ancak o yıllar için çok ileri sayılacak, sorunun sadece silahlı önlemlerle çözülemeyeceğine dair görüşleri vardı.

O kadar...

Emin olun, bu komplo senaryolarıyla boş yere zamanımızı harcayacağız. Sonunda başladığımız noktaya geri döneceğiz, bir süre sonra da sıkılıp olayı unutup gideceğiz.

Başı açıkların asıl güvencesi yine bizleriz

Üniversitelerdeki türban yasağının yavaş yavaş sonuna gelindiğini, ilk siperin düşmek üzere olduğunu yazmıştım ya, aldığım maillerin önemli bölümü “Göreceksiniz, bir süre sonra başı açık kız öğrenci bırakmayacaklar. Mahalle baskısıyla manzara tümüyle değişecek” şeklindeydi.

Tartışma programlarında da, “Eee peki şimdi bize ne olacak?” diye yakınan konuşmalar başladı. Garip bir kadercilik, garip bir mağlubiyet hissi yaygınlaşır oldu.

Tam bu sırada YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan kendini ortaya attı ve “Başı açıkların güvencesi benim” dedi. İlerideki olası baskılara karşı güvence verdi.

Önce, YÖK Başkanı’ndan başlayalım.

Hiç kusurumuza bakmasınlar ancak böyle bir güvencenin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Olsa dahi YÖK’ün böyle bir adım atabileceğine, bu ülkenin bir kesimini kimseler inandıramaz. Benim söylemek istediğim bambaşka bir şey...

Başı açık yaşamı tercih eden bizlerin tek güvencesi yine bizleriz.

Ne YÖK, ne Milli Eğitim Bakanlığı, ne Adalet Bakanlığı ne de asker.

Artık yaşam tarzımız veya başka sorunlarımızın düzeltilmesi için, yasa dışı girişimlere, “Paşam gelin bizi kurtarın” ağıtları yakmaya, komplolar düzenlemeye gerek yok. Zira artık bu yöntemler bir işe yaramıyor. Varsa yoksa kendi gücümüzle bir yere varabiliriz. Silahsız kuvvet bizim elimizde.

Yeter ki, rahatımızı bozalım.

Gerekiyorsa sokaklara çıkalım, dünyayı ayaklandıralım. Korkulacak bir şey yok.

Yeter ki, kendimize güvenelim ve hakkımızı aramasını bilelim. Gelişmeleri koyun gibi seyretmeyelim... Ağırlığımızı doğru zamanda, doğru yerde koyalım.