Avrupa, ilgi sahamızdan uzaklaşıyor
04 Aralık 2009

Bir süredir benim olduğu kadar, birçok gözlemcinin de dikkatini çekiyor olmalı. Bilmem farkında mısınız, Avrupa bir süredir günlük yaşamımızdan kayboluyor. Avrupa bizden, biz de Avrupa’dan uzaklaşıyoruz. İsviçre’nin minare kararı, bu boşanmanın bir başka göstergesidir.

Kısa bir süre öncesine kadar, Avrupa’dan hemen her gün söz ederdik. Hemen her gün medyada tartışılır, olumlu veya olumsuz makaleler yazılır, seminerler organize edilirdi. Avrupa Birliği, Türkiye’nin 1’inci lige çıkışının, Ak Parti iktidarının meşruiyetinin bir güvencesiydi. AB’ye tam üyelik için çaba harcayan bir iktidarın, aynı zamanda Türkiye’yi din devletine dönüştüremeyeceğine inanılırdı. AB, bu iktidarın bir hedefiydi. Tam üyelik müzakerelerine başlamak, ülkenin ekonomisini daha hareketlendirmiş ve yabancı yatırımları arttırmıştı.

Bugün, artık Avrupa Birliği konuşulmuyor.

Avrupa Birliği, günlük yaşamımızdan çıktı

Avrupa Birliği (AB) günlük yaşamımızdan çıktı. Bunun başlıca nedeni, Ak Parti iktidarının AB konusunda ilgisini kaybetmesi. Artık reformlardan hiç söz edilmiyor. “Yapıyoruz... Ediyoruz...” açıklamalarının dışında, hiçbir şey yok. Hükümet, çaba harcadığını söylemekle birlikte, somut hiçbir şey görülmüyor. Yaprak kıpırdamıyor.

Abdullah Gül’ün başbakanlığı döneminde durum başkaydı. Tüm güçlüklere rağmen, Gül AB konusunu gerçekten benimsediği için, her türlü engeli aşardı. Olumsuzlukların üzerine giderdi.

Tayyip Erdoğan’ın yaklaşımı farklı. Başbakan, Avrupa’yı ya tam anlamıyla içine sindiremedi veya beklentilerini bulamadı. Ne türban konusunda, ne kapanma davası sırasında umduğu desteği göremedi. Bir de bunun üstüne ekonomik-mali kriz gelince ve Avrupa’nın önümüze koyduğu engeller çıkınca, Başbakan AB projesinden soğudu. İsteseydi, koşullar ne kadar olumsuz olsa dahi, hiçbir engel tanımaz ve gereken tüm adımları atardı.

Erdoğan, AB’yi boşladı

Erdoğan, AB’yi açıkça boşladı. “Biraz da onlar benim peşimden koşsun” yaklaşımına geçti. O kadar ki, reformların yerini kolaylıkla dolduracak adımların atılması, örneğin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için dahi yeterince çaba harcanmıyor.

Türkiye’nin öncelikleri değişti.

Genel olarak dünyaya bakışı farklılaştı.

Bütün bu gelişmeleri olumsuzluk diye nitelemiyorum. Sadece, durumun bir resmini çekmek istiyorum. Ülkedeki kabuk değişikliğini anlatmaya çalışıyorum.

Türkiye adeta, değişen dünya koşullarında kendine yeni yerler, yeni ittifaklar arıyor. Sırtını Batı’ya dönüp, Müslüman ülkelerle kucaklaşma, din birliğine öncelik vermek diye gizli bir gündem veya arayıştan söz etmiyorum. Böyle bir yön değiştirme izi görmüyorum.

Farklı bir yaklaşım, farklı arayışlar görüyorum.

El yordamıyla bir arama içindeyiz.

Eminim, bir süre sonra Türkiye’nin dış politikası eskiyle kıyas edilemeyecek bir noktaya gelecek. Bugünden baktığımızda da, sanki bu yaklaşımdaki Avrupa’nın, Türkiye’den uzakta kalacağından kuşkulanıyorum.

Avrupa ya dışlayacak veya yeniden keşfedecek

Avrupa bugün Türkiye’yi ne yapacağını, nasıl ele alacağını bilemiyor. Bundan dolayı da, Sarkozy-Merkel ikilisinin, müzakereleri kesmeden, tam üyelik sürecini mümkün olduğu kadar uzatmak ve zaman kazanma taktiği, genelde olumlu karşılanıyor.

Ancak, bu yaklaşım ne orta, ne de uzun vadede sürdürülebilir. Dikkat edecek olursanız, şimdiye kadar her 6 aylık başkanlık döneminde, 2 başlık müzakereye açılırdı. Şimdi zorlukla 1 başlık açılabiliyor. Yakında, müzakere masasına konulacak başlık dahi bulunamayacak.

Avrupa’nın bu genel isteksiz tutumu da, hem Türk kamuoyundaki ilgisizliği körükledi, hem de Ak Parti iktidarının heyecanını kesti.

Diğer bir yandan da, Erdoğan’ın işine yaradı.

Böylece, AB’deki Türkiye aleyhtarlığını gerekçe gösterip, atabileceği adımlardan da kurtuldu. Hele genel seçimlere kısa bir süre kala, ben iktidarın bu konuda hareketleneceğine hiç ihtimal vermiyorum.

Eğer, bugünkü karşılıklı ilgisizlik aynen devam ederse, müzakereler bir süre sonra tümden buzdolabına konacak ve yollar daha da kesin çizgilerle ayrılacaktır.

Hele Türkiye kendine bölgede farklı bir konum ve ittifaklar oluşturursa, Batı ile ilişkilerini yine Washington üzerinden sürdürecek ve Avrupa’dan uzaklaşma hızlanabilecektir.

Önümüzdeki dönemde, Avrupa Türkiye’yi yeniden keşfetmediği veya keşfedemediği taktirde, boşanma somutlaşacakmış gibi görünüyor. Özetlemek gerekirse;

Türkiye, bir zamanlar nihai hedef gibi gördüğü Avrupa Birliği’ne tam üyelik rüyasından yavaş yavaş uyanıyor, ilgisizliği artıyor ve beklemekten bıkmaya başladığı nişanlısından uzaklaşıyor... Avrupa Birliği, tam üyelik adayı Türkiye’yi yavaş yavaş kaybediyor. Bu durum, belki kimileri için iyi haber gibi görünebilir. Ancak, uzun vadede bakıldığında, bu ilgisizlik Avrupa’ya da pahalıya mal olabilecektir.