Yandex.Metrica
Atatürk değil, dostluğun filmi
28 Şubat 2010

“Bu bir dostluğun hikayesidir. Salih Bozok’un gözünden Atatürk’ü, çok sevdiği ve hayran olduğu insanın ardından intihar edebilen bir adamın bağlılığını anlattım. Yoksa ben bir Atatürk filmi yapmadım. Ama filmdeki iki kişiden biri Atatürk olunca bu bir Atatürk filmi olarak algılanıyor.” Bu sözleri CNN’de Zülfü Livaneli’den duyduğum zaman çok mutlu oldum. Çünkü doğal olarak görmeden önce film bir Atatürk filmi olarak algılanıyor ve o niyetle izlenince de tatmin etmiyor. Seyrettiğiniz zaman “İyi ama bu filmde asıl Salih Bozok var” diyorsunuz ve o zaman çıta aşağılara iniyor, filmi beğeniyorsunuz. Filmin galasını izleyen, özel davetliler, gözyaşlarına boğulmuş ve yer yer alkışlayarak izlemiş filmi. Oysa ben basın gösteriminde sinema eleştirmenleriyle izledim ve onlar bırakın alkışlamayı, sıkıntıdan esnedim, öksürdüm diye izlediler! Her şey göreceli. Benim eleştirim, filmde aksiyonun az olması, biraz fotoğraf albümü gibi. Bir de dizi oyunculuğundaki rollerinin artistlerin üzerine yapışıp kalmasından rahatsız oluyorum. Latife Hanımı oynayan Ezgi Mola, benim için “Canım Ailem”deki ortanca kardeş! Oysa ilk filmi “Hayatımın Kadınısın”da Türkan Şoray’ın kızını oynarken öyle değildi. Dönem filmi yapmak zaten mekan düzenleme, kıyafet gibi nedenlerle çok zor, ki burada o başarılmış. Ama Atatürk gibi bir ülkenin kurucusunun filmi, hayatındaki savaşlar, kadınlar, olayların hangi birini içerebilir ki? Bire bir bilinen insanlar, kolay kolay nasıl canlandırılabilir ki? Filmin fotoğrafları çok güzel, İzmir yanarken terastan görüntü muhteşem. Balkan göçü sahneleri çok etkileyici. Sinan Tuzcu, hiç beklenmese de, Atatürk olmak için parçalamış kendini. Hele o zeybek sahneleri. Can Dündar, Mustafa’yla Atatürk belgeseli yapmak istemiş, eli yanmıştı. Zülfü Livaneli’nin mazereti daha kolay: “Bu bir belgesel değil ki, film, sinema filmi!” Gidip görün, kendi fikrinizi kendiniz verin!

Büyük patron değil, ESNAF KAFASI
Başbakan Erdoğan, köşe yazarlarının ne yazacağına gazete patronlarının karar vermesi gerektiğine, yanında çırak çalıştıran küçük esnaf mantığıyla bunun doğruluğuna o kadar inanıyor ki, parasını sen vermiyor musun, yazmazlarsa da kapıya koyarsın buyurmuş! Esnaf mantığı içinde bu çok inanılan bir yargı herhalde ki arada bir “Satılmış kalem” lafı çıkar ortaya. Ve ne tuhaftır ki Başbakanın kendisi de bu “Satılmış kalemlerden” muzdarip olduğu zaman şikayet ettiği, kalemini patronun çıkarlarına satmış yazarlardır! Nasıl bir çelişki bu? Yani yazar patron ne diyorsa onu yazdığı zaman CİCİ, patronun menfaatleri için yazdığı zaman KAKA, ama her iki durumda da patrona satılmış değil mi? Demek ki doğrusu şu; Hiçbir koşulda parayı veren düdüğü çalmayacak, parayı patron veriyor ama yazara canının istediğini yazdırmak için değil, okurun beklediğini yazdırmak için! Okur o gazeteyi alırken filanca köşe yazarını da okumak istiyor, o köşe yazarının yorumunu, bir konu hakkındaki izlenimini, görüşünü. Yoksa patronunkini değil. Ve bunu en iyi patronlar bilir! Patronlar yazara bunun için asla karışmaz. Eğer patron köşe yazarına kendi çıkarına bir yazı ısmarlar ve yazdırırsa kokusu, bozuk yemek gibi uzaktan duyulur, mide bulandırır. Sadece siyasette değil, iş dünyasında, hatta kültür sanatta, yaşam yazılarında birilerine haksız kıyak yaptınız mı öyle belli olur ki, ayıp olur! Köşe yazarına parayı, sizin dikte edeceğiniz bir yazıyı yazsın diye vermezsiniz. Onu sekreteriniz bile yazabilir çünkü. Parayı, o köşe yazarının bilgisine, birikimine, zekasına ve sağduyusuna verirsiniz, gördüğünü, duyduğunu bu süzgeçten geçirip iyi yorumlasın diye. Ama esnaf kafası bunu zor anlar tabii.