Yandex.Metrica

Yeni Yazısı > Anneanne nefesi - 10.04.2011

Anneanne nefesi
10 Nisan 2011

Bu filmden çıkar çıkmaz mutlaka birini aramak isteyeceksin’ demişti arkadaşım. O, film çıkışı annesini arayıp onu ne kadar çok sevdiğini söylemişti. Başka bir arkadaşımız gözyaşları içinde ablasını arayıp ondan özür dilemişti. Belki bir başkası eski eşini affettiğini söylemek istedi filmi izledikten sonra... Bir diğeri, babasıyla olan ilişkisini sorguladı belki ama aramak için çok geç kaldığını üzülerek fark etti...

Herkesin kendi hayatından bir parçaya ayna tutan bir film ‘Çınar Ağacı’. İnsanın yüreğine ‘sahici’ bir dille dokunan... Ben, anneannemi ne kadar çok özlediğimi hissettim film çıkışı. Onun o ‘pofuduk’ yumuşaklığını, koşulsuz sevgisini, leziz ‘aya köftelerini’, evinin kendine has ‘huzurlu’ kokusunu ve onunla anılarımı özlediğimi fark ettim... Soba üstündeki çaydanlığı, rahmetli dedemle didişmelerini, hafta sonları acılı sucuk ve yumurtayla yaptığımız kahvaltıları, kalabalık bayram yemeklerimizi, bahçesinde saatlerce oynadığım oyunları, her yaptığımın sınırsız bir hoşgörüyle kabullenildiği onlarca anımı hatırladım anneanne evindeki.

Aile büyükleri her ailenin temeli tabii ki ama ‘anneanne nefesi’ bir başka sanki. Ertelemeden, geç kalmadan anneanne sıcaklığının keyfini doyasıya çıkarmalı insan. Anneanne nefesinin verdiği huzur gibisi yok çünkü.

Beklentiler ve yazarlar

Elif Şafak’ın, İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Guardian’da köşe yazmaya başladığı haberini okuyunca, geçen sene TED adlı organizasyonda yaptığı olağanüstü konuşması geldi aklıma. TED’de her sene dünyanın farklı yerlerinden gelen bilim adamları, düşünürler, sanatçılar, tasarımcılar ve iş adamları konuşmalar yapıyor. Nobel ödüllü Al Gore’dan, Google kurucularına, eski ABD Başkanı Clinton’dan, ünlü genetik bilimciler ve müzisyenlere kadar her çeşit disiplinden gelen ‘fark yaratan’lar konuşmalarıyla izleyicileri büyülüyor.

Elif Şafak, akıcı ve zengin bir İngilizce’yle yaptığı konuşmasında, özellikle Batı dünyasının bir Türk, Müslüman kadın yazardan ait olduğu dünyaya ait anlatılar yapmasını beklediğini ifade ediyor. Enternasyonel, kurmaca karakterler onları hayal kırıklığına uğratıyor. Müslüman, Türk kadın yazardan kendi kimliğinin birebir yansıdığı hikayeler bekliyorlar çünkü. Dokunaklı, karakteristik hikayeler...

Aslında sadece Batı’da değil, dünyanın pek çok yerinde yazarlar, farklı kişilikleri olan yaratıcı bireyler olarak görünmekten ziyade, kendi kültürlerinin temsilcileri olarak algılanıyorlar.

İşte Elif Şafak’ın sınavı tam da burada başlıyor. Bir yanda Batılı gözlerin, Türk, Müslüman kadın yazardan beklentileri, bir yanda Şafak’ın zengin hayal dünyasının ‘evrensel’ karakterlerinin hikayeleri. Bakalım Şafak sadece kendi kültürünün temsilcisi olması beklentisinin dışına taşabilecek mi?

Sakıncası yokmuş

Bundan yaklaşık dört yıl önce Muğla’da bir kadına tecavüz ve işkence etmekle suçlanan sekiz sanığın yargılanmasına daha iki hafta önce başlanılabiliyor. Ve ne gariptir ki, sanıkların avukatlığını Muğla Barosu Başkanı ile Genel Sekreteri üstleniyor.

Tabii ki her vatandaşın savunulma hakkı var ama tecavüzcüleri savunma işini Baro başkanı ile genel sekreteri yapınca, ortaya hiç de şık ve etik olmayan bir tablo çıkıyor. Muğla’daki kadın örgütleri de haklı olarak ayaklanıyor ve Baro başkanı ile genel sekreterini ‘tecavüz sanıklarını savunarak tecavüzü meşrulaştırdıkları ve normalize ettikleri için’ görevlerinden istifaya davet ediyor. Peki Baro başkanı bu çağrılara ne cevap veriyor? Eşinin, kadın hareketinin önemli isimlerinden biri olduğunu belirtiyor ve ‘Davayı kabul etmeden önce eşime sordum, kadın hakları bakımından bir sakıncası olmadığını söyledi’ diyerek kendini savunuyor.

Eh, tamam o zaman. Baro başkanının ‘otorite’ konumundaki eşi bir sakınca görmediğine göre, devam! Dalga mı geçiyorsunuz siz? Barolar, kadına şiddet konusunda avukatlardan tutun da emniyet teşkilatına kadar bu konuda eğitim vererek, ilgili kurum ve kişileri bilgilendirip bu şiddeti önlemeye çalışması gereken merciler. Tecavüz sanıklarını savunarak mı halkı bilinçlendirecekler?

Ama ne gam! Eşi, sakıncası olmadığını söyledikten sonra, bize laf düşmez nasıl olsa(!)

Haftanın notları

Okan Bayülgen, programına katılan Ahu Türkpençe’ye oynadığı tiyatro oyunundan ne kadar yevmiye aldığını sormuş. Türkpençe, ‘Asgari ücretin bir parça daha üzerinde diyelim’ yanıtını verince Bayülgen ‘Aylık mı?’ diyerek şaşkınlığını belirtmiş. Türkpençe ‘Oyun başına’ cevabını verince Bayülgen’in şaşkınlığı artmış. Türkpençe ‘Asgari ücret 170 lira değil mi? Ben mi yanlış biliyorum’ deyince konuklardan Yılmaz Morgül asgari ücretin 630 TL olduğu cevabını vermiş. Bunun üzerine utanan Türkpençe ‘Benim salaklığım, cahilliğim, kusura bakmayın, ben 170 TL zannediyordum’ şeklinde konuşmuş.

(Önce ‘Herkes asgari ücretin ne kadar olduğunu bilmeli mi?’ diye düşünüyor insan. Ama sonradan, bir oyuncunun toplumdan bağımsız bir iş yapmadığını, aksine bu toplumun dinamiklerini iyi bilmesi gerektiğini düşününce, bu kopukluğa bir anlam veremiyorsunuz. En azından ‘Biraz gazete okusalar, yaşadıkları toplumu biraz anlamaya çalışsalar’ diye düşünmeden edemiyorsunuz).

-BDP lideri Selahattin Demirtaş, Başbakan Erdoğan’ın ‘anadilde eğitim, seçim barajı, siyasi tutukluların serbest bırakılması, operasyonların durdurulması’ taleplerini kabul etmesi halinde seçime girmeyeceklerini açıklamış.

(Hadi siz siyaseti pazarlığa çevirmekten gocunmuyorsunuz, ya seçmeniniz? Böyle bir pazarlığı seçmeniniz kabul ediyor mu? Parti kurup, propaganda yapıp sonra da rüşvet verir gibi ‘Şunları şunları kabul edin, oylarımız da sizin olsun’ demek var mı? Siyaseti bir rüşvet ve pazarlık mekanizması gibi algılıyorsanız eğer, ‘Ne demeye siyasete girdiniz?’ demezler mi?)

Bu yazı 3 Nisan 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır