Yeni Yazısı > Altın Palmiye'yi ben kazandım - 08.06.2014

Altın Palmiye'yi ben kazandım
08 Haziran 2014

‘Mayıs Sıkıntısı’ ile çok sevdim onu. Sonra hiç vakit kaybetmeden ne çektiyse izledim. Kendimi ifade edemiyeceğim kadar benim dilimdi sineması. ‘Uzun, yavaş filmler çekiyor’ diye eleştirilir ya hani... Ama Nuri Bilge filmlerinin yavaşlığında inanılmaz insan ruhu aksiyonu vardır. O yüzden sevenleri için o sahneler su gibi akar gider. Hele taşrada büyüyen benim gibi biri için, her sahne her duygu o kadar tanıdıktır ki... Kente sıkışıp kalan tarafımı da öyle iyi okur ki. Nuri Bilge sineması, bi yanıyla da tercümanımdır benim. Cannes’da ‘Üç Maymun’ filmiyle ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü aldığında ettiği “Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” cümlesi hala kalbimi ağrıtır. Bugüne kadar hiç ağzımdan çıkmayan, ama yüzde yüz hissettiğim fakat bir türlü böyle ifade edemediğim cümlemdi. Bu yüzden o gün Cannes’da ‘Kış Uykusu’ ile Altın Palmiye’yi kazandığında ödülü aslında ben aldım. Ayaklarımı yerden kesecek kadar sevinmem bundandır...

Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye’yi kazanan filmi ‘Kış Uykusu’ 13 Haziran’da vizyona giriyor.

*

Giderek ‘normalleştiği’ söylenen memleketimizde bu haftanın fotoromanı...

1-Osmanlı Padişahı Murat Hüdavendigar’ın 1366’da yaptırdığı ve adını taşıyan camide, Bursa Vali Yardımcısı Mehmet Özcan, oğlu için sünnet düğünü yaptı. Şehzade kıyafeti giydirilmiş sünnet çocuğu cami avlusuna at üstünde getirildi. Türbenin önüne kurulan tahtta annesi ve babasıyla oturdu

2-Kütahya Simav’dan gelen ziyaretçiler, TBMM’de AKP Grup Toplantısı sonrası Başbakan Erdoğan’a kendisini madenciler ile resmeden bir tablo hediye etti. Soma’da gerek şirketin gerek hükümetin bir dizi ihmalleri sonucu 301 madencinin hayatını kaybetmesinden kısa bir süre sonra sevinç içinde Başbakan’a takdim edilen bu tablo halkın bir bölümü tarafından ‘münasebetsiz’ bulundu. Üstelik bu kesim ‘vatan haini’ gösterilme tehlikesini göze alıp bu tepkiyi gösterdi. Bu ayrıntıyı belirtmekte fayda var.

3-Geçen sene eylemler sürerken Gezi Parkı’ndaki bir ağaçla söyleşi yapan Takvim Gazetesi’nden biri; Gezi’nin yıldönümüne iki gün kala yine aynı ağaçla röportaj yaptı. Buraya uyarı notu düşmem gerekiyor. Söz konusu yayın, ulusal yayın yapan bir gazete, mizah dergisi değil.

4-Muğla Yatağan’daki termik santrallerin özelleştirmesine karşı çıkan işçiler Ankara’da Enerji Bakanlığı önünde gösteri yaptı. Bu eylemde, polisin eylemciyi etkisiz hale getirme konusunda geliştirdiği yeni taktiklerden biri de ortaya çıktı: Burun sıkma!

5-İstanbul Sarıyer’de oturan 4 çocuk annesi 64 yaşındaki Elif Çermik, eşi ile Kadıköy’deki Kent Mitingi’ne katıldı. Polisin biber gazlı müdahalesinde kalp krizi geçiren Elif Anne komaya girdi. 159 günlük yaşam savaşını da geçen cuma kaybetti.

6-Hükümet, İstanbul’un göbeğindeki Gezi Parkı’nı ‘aç kapa aç kapa’ yaparak tarih yazmaya devam ediyor. Açık olduğu saatlerde bile halktan çok resmi-sivil polisin dolaştığı gözlenen park galiba hükümetin ‘sivil demokrasi’sinin göstergesi.

Aklımdaki sorular

1- Ben bu yazıyı teslim ettiğimde daha 31 Mayıs olmamıştı. Ve bültenlerden İstanbul’da Gezi’nin yıldönümünde 25 bin polis, 50 TOMA’nın görev yapacağı geçiyordu. Endişe içinde soruyordum: Bu ülkedeki yönetim şekli nedir diye?

2- Olmayan Kabataş olayı ve videosundan “Başörtülü bacımıza saldırdılar” diyerek, aylarca bir yalan üzerinden (ki üstelik bunun korkunç bir yalan olduğu ortaya net bir şekilde çıkmışken), her iletişim aracından halkı kışkırtanları savunmanın tıpta bir adı var mı?

3- Böylesine korkunç bir yalanı bile bile zikredenleri çılgınca alkışlayanları anlamak için 7/24 ders veren bir kurs açıldı mı?

4- Rahmetli dedemin dediği gibi; “Bu Müslümanlığa sığar mı?”

5- Hep provokatörlük benim payıma mı düşüyo usta?

6- Geçen yazdan beri ülkemizin dört bir tarafının hain lobilerle çevrilmiş olduğunu öğrendik. Yandaki fotoğraftakiler hangi lobiden olabilir?

ANLATABİLDİM Mİ?

Bu yazıyı yazdığım saatlerde, boğucu sıcağı kibarca tepeleyen şahane bir rüzgar başlamıştı dışarıda. Pencerelerin tümünü açtım. Hayatta en sevdiğim iki sesten birini bahşetti bana gece. Nefis bi konserdi. İstanbullu bi kent sakini olarak çok şanslıyım aslında; penceremden dalları neredeyse odama kadar giren kocaman bir ağaç var. Orkestra nefis anlayacağınız. Bu koca ağaç; bazen sonbahar oluyor, bahar bazen, bazen yaz. Bunların bildiğimiz mevsimlerle alakası yok ama. İkimizin kafamıza göre bi takvimi var. Serseri aşıklar gibiyiz. Öyle özgür Gezi’yoruz ki birlikte... Cinsi, türü her neyse hiç ilgilenmedim bu güne kadar. Ne garip... Aslında garip mi bilmiyorum da. Hiç merak etmedim. Gerçi, gazeteci olmama rağmen rutinimin 5N 1K’sında nerelisin, kimlerdensin sorusu hiç olmayan biriyim ben. İyi mi kötü mü bilmiyorum. Doğal bi sorgusuzluk bu benim için. Hiç ihtiyaç duymadığım... Kimileri ‘anlamanın yarısını sıfırlıyorsun’ diye eleştiriyor bazen. Yanıt vermiyorum. Sadece bildiğim şey; her şeyi anlamak, anlatmak, anlaşılabilmek gibi bi sınırsızlıkta da benim sınırım yok. Seçilemeyenlerle pek ilgilenmiyorum ben hayatta, seçtikleri ve kattıkları daha kıymetli benim için. Neyin, nerde nasıl, ne şekilde doğduğu değil, kendini doğurmasını seviyorum her şeyin. Yani; mesele bi ağaç değil bilmem anlatabildim mi?


(1 HAZİRAN 2014 TARİHLİ POSTA KARNAVAL EKİNDEN ALINMIŞTIR.)