ABD ile tehlikeli sulara giriyoruz...
01 Ekim 2010

Türkiye-ABD ilişkilerinin nabzı yüksek atıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Birleşmiş Milletler (BM) için gittiği New York’taki temasları ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı 88 ayrı görüşme, bu ilişkilerin hangi noktaya geldiğini açıkça ortaya koyduğu gibi, Türkiye “zararın neresinden dönülürse kârdır” mantığıyla çabalarını arttırmaya başladı.

Manzara şöyle:

Washington giderek Ankara’nın tutumuna kızıyor.

Kızgınlığın temelinde İsrail’e yaklaşım yatıyor. İran konusu ikinci derecede görülüyor. Hayati değil, mide bulandıran sorun olarak niteleniyor.

Türkiye’nin İsrail’e yönelik her olumsuz adımı ise, direkt olarak Türk-Amerikan ilişkilerini etkiliyor. Herkesi rahatsız ediyor, geriyor ve ülkenin imajını bozuyor.

[[HAFTAYA]]

Kızanların büyük bölümü, Amerikan Kongresi’nde, Amerikan basınında ve bazı sivil toplum örgütlerinde seslerini yükseltiyorlar. Yahudi lobisi, uzun yıllar boyunca destek verdikleri Türkiye’nin şimdi yaklaşım değiştirmesini ne anlayabiliyor ne de anlamak istiyor.

Bu ortamda güç durumda kalan ise, Obama yönetimi.

Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ile ilişkilere yeni bir yön vermeye çalışıyor. Artık eski ilişki düzeninin bittiği kabul ediliyor da, Erdoğan-Davutoğlu ikilisine tam anlamıyla bir teşhis konamıyor. Bu ikilinin İsrail açısından ve ABD’nin genel politikaları açısından (özellikle İran konusunda) iyi mi yoksa kötü mü olduğu araştırılıyor.

Kafalarda önemli soru işaretleri var.

Washington: Büyükelçinizi geri yollayın

Yönetim Ankara’ya karşı anlayışlı olmaya, niyetini anlamaya ve İsrail ile ilişkilerin yumuşamasına çalışıyor. Telkinde bulunuyor. İsrail ile temasların yeniden başlamasına çalışıyor. “İsrail ile ilişkilerin kopması bölgedeki gerginliği daha da arttırır. Böyle bir durumu ne Türkiye ne de ABD kaldırabilir. Artık söyleyeceğinizi söylediniz, büyükelçinizi geri yollayın ve ilişkileri yumuşatın” diyor. Bu tavsiyeleri bize yaparken İsrail’i gözetiyor. Onlara özür dilemelerini tavsiye etmiyor da, bize ilişkileri fazla germememiz gerektiğini söylüyor.

Ankara: Özür dilesin, tazminat ödesin...

Ankara ise, hiç oralı değil. Baştan beri aynı tutumu sürdürüyor. “9 insanımızı uluslararası sularda öldürdüler. Özür dilemeli ve tazminat vermeliler. Bunu yapmadıkları sürece bizden geri adım beklenmemeli” diyor. Yönetimi giderek sinirlendiriyor.

Henüz kırılma noktasına gelinmedi. Zaten ABD ile kolay kolay kırılma olmaz. İlişkilerin gidişi transatlantik gibi, ağır ağır ilerler. Bir defa kırıldı mı da, düzeltilmesi güçtür.

Şu sıralarda tehlikeli sulara girilme aşamasındayız. Son gelişmelere bakarsak gidişin pek parlak olmadığını söyleyebiliriz.

Örneğin, Cumhurbaşkanı Gül ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasındaki görüşmenin yapılamaması, dış dünyaya Türkiye “koşul koydu” diye yansıdı. Oysa yönetim bu buluşmanın gerçekleşmesini çok istiyordu.

İsrail’in Azerbaycan’dan satın aldığı cephanenin, Türkiye üzerinden İsrail’e geçmesi reddedildi. Başbakan, son basın toplantısında “Bizim üzerimizden İsrail’e hiçbir silah-cephane artık geçmeyecek” derken, bu ilişkilerin nereye gittiğini açıkça göstermiş oldu.

Bu durum da Washington’u son derece rahatsız ediyor.

Hatta kızdırıyor.

İlişkileri çok yakından izleyen bir yetkilinin deyimiyle “Türk- Amerikan ilişkilerinin tadı tuzu kalmamaya başladı”.

Mavi Marmara’da ölenlere şehit statüsü verilmemesi çok önemliydi

Allahtan, Ankara’da dış politikayı yönlendirenler, bu tehlikeli gidişin farkında. Gidilecek noktaya kadar gidildiğine ve şimdi ilişkileri yavaş yavaş yumuşatma zamanının geldiğine inanılıyor.

Başta Cumhurbaşkanı Gül, Dışişleri Bakanlığı ve Bakan Ahmet Davutoğlu olmak üzere yetkililer, ilişkilere daha fazla zarar verilmemesi için çalışıyorlar.

AK Parti iktidarının olayda hayatlarını kaybedenlere şehit statüsü verilmesine yönelik talepleri reddetmesi, bu yaklaşımın en önemli işaretidir ve çok doğru bir karardır.

Türkiye, İsrail ile eski ilişkisine geri dönmeyecek belki ancak İsrail’e düşmanlık da etmeyecektir. Zira İsrail ile uzun süreli bir sürtüşmenin çok zarar getireceğini Ankara’da herkes biliyor. Türkiye için önemli olan Gazze ambargosunun kalkması veya hiç değilse esnekleştirilmesidir. Şu sıralarda yürütülen barış müzakerelerinde bir ilerleme, Türk-İsrail ilişkilerindeki tıkanıklığı da çözecektir.

Ancak Türk-Amerikan ilişkilerinin artık tadı kaçmıştır.

İyi yönetilemezse, felaketlerle karşılaşılabilir.

Davutoğlu’nun iki günlük Harvard şovu...

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, salı ve çarşamba günleri Amerika’nın ünlü üniversitesi Harvard’da kelimenin tam anlamıyla bir şov sergiledi.

Şov kelimesi de bana ait değil. İki günlük konuşmaları en yakından izleyen Amerikalı kaynakların sözüdür.

Harvard, Amerikan başkanlarına danışmanlar üreten, raporlar hazırlayan, ülkenin dış ilişkilerini etkileyen en ağırlıklı üniversitesidir. Dünyanın en değerli beyinlerinin üretildiği, insanlara hafif tepeden bakan egolarla dolu bir yerdir. Kolay kolay insan beğenmezler, ufak bir hatada küçümseyiverirler.

Davutoğlu, bu üniversitenin yine en önemli programı sayılan Kokkalis Programı tarafından davet edildi. Kokkalis Vakfı, Harvard’ın prestijli ve en tanınmış programıdır. Dünyanın dört bir köşesinden seçtiği seçkin gençlere burs verir ve tüm dünya liderlerini Kennedy School’a davet eder ve konuşma yaptırır.

Dışişleri Bakanı, iki gün süreyle sabahtan akşama kadar öğrencilerle buluştu, Harvard’ın rektörü ve öğretim üyeleriyle çok katılımlı toplantılarda konuştu, Kennedy School’un davet ettiği beyinlerle tartıştı. Soruları yanıtladı. Tam bir maraton yaşandı. Davetliler sadece üniversite öğrencileri ve öğretim üyeleri de değildi. Bu tip önemli konuklar geldiği zaman, üniversite dışından davet edilenler de gelmişti. “İlk defa tüm davetiyelerimize olumlu yanıt geldi ve büyük bir ilgi vardı” şeklinde konuşan organizasyonun önde gelen yetkilisi “Böylesine büyük bir ilgiyle karşılanacağını beklemiyorduk. Normalde yolladığımız davetiyelerin önemli bölümü cevapsız kalırdı. Bu defa herkes geldi ve konuşmanın sonuna kadar da kaldılar” derken, bu ilginin nedeninin de farkındaydı. Zira Davutoğlu, karşı karşıya oturduğu o camia tarafından, “Türkiye’yi ABD’nin etki alanından çıkarmaya, batıdan uzaklaştırmaya çalışan kişi” olarak görülüyor ve daha önemlisi çok merak ediliyordu.

Harvard açıkçası Davutoğlu’nu didik didik etmeye hazırlanırken, karşısında farklı bir insan buldu. Kendileri gibi öğretim üyesi olan, teorilerini pratiğe dökmeye çalışan, dilini anladıkları, değişik mantık yapısı olan, ilginç birini buldular. Kendi tezi olan stratejik derinliği, Türkiye’nin İran politikasını ve en önemlisi İsrail’e yeni yaklaşımını, tarihi perspektife dayandırarak anlattığı bu konuşmalar sonunda, insanları acaba ikna edebildi mi?

Tüm konuşmaları izleyen kaynak şu değerlendirmeyi yaptı:

“...Dinleyenlerin tümünü ikna edememiştir belki ancak Türkiye’nin artık farklı bir ülke olduğunu göstermeyi başardı. Dinleyenlerin kafasında batıyı bırakıp doğuya doğru koşmaya başlayan bir Türkiye değil, kendi politikasını üretmeye başlayan bir Türkiye ile karşı karşıya kalındığı izlenimi doğdu... Amerikan dış politikasını eleştirdi ancak bunu yaparken kimseyi kırmadı... Kendine güvenen bir dışişleri bakanı imajı verdi...”

Davutoğlu, Amerikalılara göre, Harvard’da sınıfı geçti...

Ancak bu işler ne yazık ki, Harvard’da bir dizi konferansla düzelmiyor. Asıl önemlisi Washington’da kaynayan kazanının altını söndürebilmek.

Ankara’nın niyeti de, kazanın altındaki ateşi tümüyle söndürmek değil. Kazanın ısısını pişmeyecek dereceye indirip, idare edebilmek.