11. Bienal'de aradığımı bulamadım
13 Eylül 2009

İstanbul’un çevresinde Nuh tufanı gibi seller akar, insanları yutar, siyaset Kürt açılımından çevre ve şehir plancılığı üzerindeki kavgaya kayarken kentin göbeğinde bambaşka bir dünyada, bambaşka kaygılar yaşanıyordu: Siyasi Sanat! 

11. Bienal’in açılışı 12 Eylül’de, ama açılış partileri üç gün önceden başladı. Koç Grubu’nun ana sponsorluğunda düzenlenen bienalin ilk partisi Mustafa ve Ali Koç’un yakın çevresineydi sanki. Küçük bir basın grubunun dışında herkes ağır sosyetenin ünlüleri! Birbirinden şık kıyafetleriyle Salıpazarı’ndaki Antrepoyu onurlandıran davetliler bir Fransız sanatçıdan mim performansı izleyip açık büfe ikramıyla ağırlandılar. Hemen ertesi gün bu kez aynı yerde ama İstanbul Modern’de ünlü sanatçı Sarkis’in Site adlı sergisinin açılışı vardı. Ve nihayet cuma akşamı üç bin kişinin katılımıyla bienalin açılış daveti yapıldı. 

Bir bienale niye iki açılış daveti derseniz benim anladığım 400 kadar yabancı gazeteci, sponsor, sanatçı ve yakınlarından oluşan bohem bir kalabalığın içine İstanbul sosyetesini sokmamak diyebilirim! Partilerin birincisinde sanat yoktu, sosyetikler, yiyip içip gitti! İkincisinde ise kimsenin dinlemediği, birbirinden uzun ve sıkıcı konuşmalar, çeşitli protesto gösterileri dahil ne ararsanız vardı! Zaten hayli radikal söylemlerle siyasi vurguları yoğun, feminist ve solcu bir bienal bu. Adı ve teması bile Brecht’ten, “İnsan neyle yaşar”. 

Ve siyasi sanat temasına uygun olarak açış konuşmaları yapılırken bir grup genç, çantalarından çıkardıkları oyuncaklarla borazan sesi çıkararak protestoya başladı ama birkaç dakika sonra “kibarca” durduruldu. Tam da o sırada ne tesadüf, konuşmacı, sanatın demokratik ortamda yaşadığını anlatıyordu!
VİDEO AĞIRLIKLI İŞLER

Gönül isterdi ki dört kadın küratörün seçtiği 70 sanatçı ve grubunun 120’den fazla eserinin sergilendiği bienalden ilk izlenimlerim çok olumlu olsun! Heyhat… Bu dünyada ekmekler bile bozulduysa sanatta da fazla yaratıcılık kalmıyor demek ki. Pek bayılmadığım 10. Bienal bile bundan iyiydi diyeceğim, bir sürü fotoğraf çekmiştim, ah nerde o eski bienaller! Nuh tufanı mı moralimi bozmuştu, ben mi yeterince göremedim diyorum, ama tanıdığım ve salonda rastladığım kim varsa dudak büküp bu yıl iş yok diyor birbirine. 

Açıkçası ben video sanatından çok hoşlanmıyorum, onun dışında da 3 numaralı antrepoda bu yıl çok çarpıcı iş yok gibi. İşsizlik projesinden etkilendim, gerçekten de işsiz olan gençler, tişörtleri katlayıp bozuyor, katlayıp bozuyor; bir de “errorism” sergisinden. Gidip görün, kendiniz karar verin ama koca sergiden size anlatacak 2-3 iş ancak çıkıyorsa bilemeyeceğim. Tophane’deki Tütün deposu ve Şişli’deki Feriköy Rum Okulu diğer sergi mekanları ama oraları henüz gezmediğim için değerlendirme dışı bırakıyorum.

*** 

KÜRTÇE VARSA ARAPÇA DA OLMALI
Terörü durdurma adına ortaya atılan Kürt açılımı, terör örgütünün sözde ateşkesine kendisinin uymaması ve şehit cenazeleriyle sekteye uğramışken tartışma yine dil ekseninde odaklandı. Malum, Kürtler adına konuştuğu varsayılan DTP ve terör örgütü temsilcileri, Kürtçe eğitimi ve hatta neredeyse anayasada ikinci dil vurgusunu olmazsa olmaz kabul ediyor. 

YÖK Başkanı Özcan, YÖK Genel Kurulu sonrası alelacele bir açıklama yaptı ve Mardin’de bir “yaşayan diller enstitüsü” kurulacağını açıkladı. Burada sadece Kürtçe değil Arapça, Farsça ve Süryanice eğitimi verileceğini muştuladı. Ne zamandır ilk kez bu projede bir girişime yürekten katıldım! Olacaksa olması gereken bu da ondan! Kürtçe eğitim isteniyorsa verilsin. DTP milletvekilleri bile kendi aralarında Kürtçe konuşamıyorlarsa, kimi bilmiyor, kimi Zazaca konuşuyor, kimi çocuk dilinde kalmış deniyorsa, bunun eğitimi yapılsın. Sorun nerede ve nasıl olacağı. Ortaöğretimde seçmelik dil dersi olarak verilebilir, üniversitede lisans öğrencilerine filoloji olarak okutulabilir. 

Burada sıkıntı bu dersleri verecek öğretmen olmamasında. Öğretmek için önce öğretmen lazım. O nedenle de YÖK eğitime önce doktoradan başlanmasına karar vermiş, çünkü önce dili öğretecek elemanı yetiştirelim denmiş, yoksa önce Kürtçe eğitim verelim deyip sonra vazgeçme söz konusu değil. Ve en doğru karar sadece Kürtçe değil Arapça ve Süryanice de eğitim yapılacak olması. 

Güneydoğu’da tıpkı Kürt kökenli vatandaşların ana dilinin Kürtçe olduğu gibi ana dili Arapça olan başka vatandaşlar da var (Urfa, Mardin, Hatay) ve sayıları hiç de az değil. O bölgedeki üniversitelerde bu dillerin de eğitimi yapılmalı. Çok kültürlülükse bir tek Kürtçeyle olmuyor zaten!